"Ben keyif aramıyorum. Tanrı'yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum."
"Aslında," dedi Mustafa Mond, "siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz."
"Fakat namus demek tutku demektir, namusluluk demek sinirsel gerginlik demektir. Tutku ve sinirsel gerginlik ise istikrarsızlık demektir. İstikrarsızlık ise medeniyetin sonu demektir. Bolca tensel günah olmadan kalıcı bir uygarlık kuramazsınız."
"Tek başınayken Tanrı'ya inanmak doğaldır -yalnız başına, gecenin bir yarısında, ölümü düşünerek..."
"Fakat şimdilerde insanlar hiç yalnız kalmıyorlar," dedi Mustafa Mond. "İnsanların yalnızlıktan nefret etmelerini sağlıyoruz ve yaşamlarını hiç yalnız kalmayacak şekilde düzenliyoruz."
"İnsan birşeylere inanır, çünkü onlara inanmaya şartlandırılmıştır. İnsanın kötü nedenlerle inandığı şeyler için başka kötü nedenler bulmak -işte felsefe budur. İnsanlar Tanrı'ya inanırlar çünkü öyle şartlandırılmışlardır."
"Öyleyse Tanrı'nın olmadığına mı inanıyorsunuz?"
"Hayır, büyük olasılıkla bir tane var."
"Öyleyse niye...?"
Vahşi'nin sözünü kesti. "Fakat farklı insanlara farklı gösteriyor kendini. Modernlik öncesi çağlarda kendini, bu kitaplarda tarif edilen biçimde gösteriyordu. Şimdi ise..."
"Şimdi nasıl gösteriyor kendini?" dedi Vahşi.
"Kendini yokluk şeklinde gösteriyor; sanki hiç yokmuş gibi."
"Bu sizin suçunuz."
"Uygarlığın suçu diyelim. Tanrı; makinelerle, bilimsel tıp ve
evrensel mutlulukla uyuşamaz. Kendi seçimini yapman gerekir.
Bizim uygarlığımız, makineleri, tıbbı ve mutluluğu seçti."