"Bazı şeyleri yaşarken, bazılarını da öldükten sonra anlayacağız. Ama bunun ne zaman olduğu gerçekten önemli degil. Önemli olan tüm acıların ve üzüntülerin bir anlamı olması."
Dayanamayacağımız acılara karşı ince bir zardan yapılmış, neredeyse şeffaf, görünmez bir filtrenin korumasında yaşıyoruz sanki. Başkalarının hayatında görünce kolayca birbirine ekleyeceğimiz parçaları, kendi hayatımız söz konusu olunca, o filtreden içeriye almıyoruz.
Aşk en olmayacak yerlerde bulurdu insanı. En kapalı kapıların altından bile ışığın süzüleceği bir açıklık bulunurdu, en bulutlu günlerde bile ufak tefek ama cesur bir bulut, ötekilerin büyüklüğünden hiç korkmadan, boyuna posuna bakmadan kenara çekiliverip bir tutam güneş ışığına yol verebilirdi ve kimbilir hangi pencereye, hangi eve, hangi denize, hangi hayata düşerdi o bir tutam güneş ışığı.
Dünyanın neresine gidersem gideyim, dünyanın neresinde yaşarsam yaşayayım, kendimi ruhsal dünyamın başkentinde hissettiğim tek bir yer var: Mutfaktaki şu masa. Hemen pencerenin yanında duran, üzerine o kırmızı, yeşil kareli masa örtüsünü örtmeyi hiç ihmal etmediğim ve neredeyse yirmi beş yıldır akşamları tek başıma oturduğum şu masa.