"Düşünceleri daima isabetli olan amcam
bir gün beni sokakta durdurup sordu:
'Zebaninin cehennemdeki ruhlara nasıl
işkence ettiğini biliyor musun?'
'Hayır,' dediğimde, 'Onları bekletir,"
diye yanıtladı."
Cayır cayır yanan çölden sonra irem bağı havuzlarında ferah günlerim, seninle dopdolu. Her yerde aklımda sen varsın. Sensizlik benim en büyük hastalığım. Yakaladı mı perişan ediyor.
"Ormanda giderken
Yol ikiye ayrıldı
Ve ben seçtim
Daha az gidilmiş olanı."
Öz mü daha önce gelmeliydi varlık mı? Kendisi önceden tasarlanmış bir makas, bir örtü, bir kitap mıydı yoksa daha özel, daha öznel bir varlık mı? İşte tüm soru buydu. Bu soru, onun varoluş mücadelesinin en can alıcı noktasıydı, var olmanın anlamıydı, yaşamın kendisiydi, bir savaş.
Depresyonun "kabul edilebilir" türü nedir ki? Depresyon zaten tümüyle anlaşılabilecek bir şey mi ki? Eninde sonunda asıl umudum, insanların bu kitabı okuyup, "Böyle hisseden bir ben değilmişim," ya da "Başkaları da böyle yaşıyormuş demek ki," demesi…
Geçmişe daima geleceğin bakış açısıyla bakmışımdır: Yirmi sekiz yaşındaki halim otuz beş yaşımdaki halimi nasıl bulurdu? Ya da yirmi yaşındaki ben, yırmi sekiz yaşındaki halimi?
Şimdi geçmiş hallerime dönüp "Kendini o kadar zorlamana gerek yok," demek istiyorum.