sinvoz

Ayrı ayrı evlerde yaşıyordu. Aşkın ve vazifenin evlerinde yaşıyordu. Birinden öbürüne geçtiği zaman az-çok kendi de değişiyordu. Bütün bunların Mümtaz'ın gözünden kaçmadığım biliyordu. Bir gün "vücutlarımız birbirimize en kolay vereceğimiz şeydir; asıl mesele, hayatımızı verebilmektir. Baştan aşağı bir aşkın olabilmek, bir aynanın içine iki kişi girip, oradan tek bir ruh olarak çıkmaktır!" demişti. Böyle bir sözü ancak karşısındakini delik deşik eden bir seziş söyletebilirdi. Mümtaz, onun sükütu kendisini ezmiş gibi silkindi. -Neyin var? diye sordu. -Hiç. Kafamı allak bullak ettin. Sünbül Sinan. Merkezefendi, Macide; herkesin hayat 'hakkı. Yoruldum. Kendim olmak istiyorum artık.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Hepsinin insanlarını, içinde yaşadıkları şartları biliyoruz. Hepsi bir medeniyet çöküntüsünün yetimleridir. Bu insanlara yeni hayat şekilleri hazırlamadan evvel, onlara hayata tahammül etmek kudretini veren eskilerini bozmak neye yarar. Büyük ihtilâller bunu çok tecrübe etti. Netice olarak insanı çıplak bırakmaktan başka bir şeye yaramadı. Bırak ki her yerde en zengin ve müreffeh cemaatlerde bile, hayat bir yığın artıklarla, yarı yolda kalmışlarla doludur. Sünbül Sinan ve benzerleri bunların yardımcısıdır... Şu ihtiyar kadına bak...
Bazı eski medeniyetlerde ölenle eşyasının beraberce yanması veya gömülmesi ne güzel âdetmiş. Fakat insan sade ölürken bırakmıyordu ki... İki ay evvel Mümtaz en beğendiği kol düğmelerini bir arkadaşına hediye etmişti. On beş gün evvel yeni ciltlettiği bir kitabı takside unutmuştu. Sade bunlar mıydı? Birkaç ay evvel sevdiği kadın yaşama iradesini tek başına kullanmak istemiş, ondan ayrılmıştı. İhsan evde hasta yatıyordu. Dokuz gündür zatürrie onu yakalamış, yavaş yavaş bugün bulunduğu o dar geçide kadar sürüklemişti. Her an çok fena bir şey olabilirdi. Hayır, insan sade ölürken ayrılmıyor, arkada bırakmıyordu. Belki bütün ömrünce her an birçok şeyler onu arkada bırakıyordu. Sonra olduğu yerde birdenbire kabuklaşıyor, çok ince, görünmez bir şeyle o anda etrafında olanlardan ayrılıyordu. Biz mi gidiyoruz, onlar mı? sual buydu.
Doğanın kendine vermiş olduğu oyun oynama eğilimine karşı bir tepki geliştirerek, ne zaman oyun oynamak isterse kendini suçlu hissetme duygusuna kapılmaya başlayabilir. Akılda tutulması gereken yön şu: Çocuklar ana babalarının hata yaptığını düşünemezler.
Yakup Bey: Bu nedenden ötürü beş özgürlüğün inkarı çok zararlıdır. Kişi bir dünya algılar. Ailedeki otorite, yani ana ’Senin gördüğün dünya yanlış, doğrusu bu," der. Eğer o kişi de algılamasında ısrar ederse, ki normali budur, o zaman otorite onu cezalandırır. Eğer bu kişi büyüme çağındaki bir çocuksa otoritenin, yani ama babasının bilgeliğinden hiç şüphe etmez, edemez. "Demek ki, bende bir bozukluk var," sonucuna ulaşır. Bu tür deneyimler kişinin özünü inkar eden, zayıflatan yaşantılardır. Bu yaşantıların sık sık tekrar edildiği kalıplayan ailede kişinin özü zedelenir.