• seviyoruz dedik işte
    sorma, ne kadar
    baya çok, aşırı şiddetli,
    kuvvetli, heybetli, artı hiddetli.
    kısaca söylersem, su kadar.
    uzunca, mississippi kadar.
    şirince, pisi pisi kadar
    elimle, gösteriyim mi?
    nah bak, şu kadar
    ah, huma kuşu kadar
    vah, işçi maaşı kadar
    tüh, az mı oldu bu kadar?
    uzatma işte..
    seviyorum dedim,
    o kadar
    daha nasıl anlatayım
    minare arkasına gizlenmiş ay kadar sobelenebilir aşkın.
    ya sen?
    tahmini ne zaman bana aşık olursun?

    Âh Muhsin Ünlü
  • Bu kadar güzel bir yere nasıl olup da "Çirkince" adını verdiklerine çocukluğumdan beri şaşar dururdum.
  • "Müsaade buyurursanız" dedi,"zatıâlinize hddim olmayarak bir hususta tenvir edeyim. Teşrif buyurduğunuz köye hâlâ Çirkince diyorunuz. Halbuki orası artık Çirkince tesmiye edilmiyor. Kaza kaymakamı ile parti erkân-ı devr-i cumhuriyette böyle güzel bir vatan köşesinin adı Çirkince olarak bırakmayı muvafık bulmadılar,Dahiliye Vekâleti'ne müracaat ederek değiştirttiler. Şimdi oranın ismi Şirince'dir...Ya...Şirince..."
  • Kitap inceleme yazısı

    Kitap Adı: Benden selam söyle anadoluya
    Yazarı. : Dido Sotiriyu
    Çeviri. : Attila Tokatlı
    Yayınevi : Alan Yayıncılık
    Baskısı. :57. Baskı/ 243 sayfa

    Türk, kürt, rum, ermeni, çerkez, müslüman, hıristiyan, musevi olmak; yeryüzünde ne bir üstünlük, ayrıcalık kimliği, ne de bir utanç kaynağı.
    Bunlardan birini ön plana çıkarıp dayattığımızda, dolaylı olarak başkalarına da bu hakkı verip, özendiriyoruz.
    Sevginin, aşkın, acının, gözyaşının, merhametin dini ve ırkı yoktu aslında.
    Her birey farklı bir inanç, farklı bir medeniyetin parçası olarak, farklı bir coğrafyada dünya ile tanışıyor. Kendi iradesi ile mi belirliyor bunu?
    Kavga etmek için değil, tanışıp kucaklaşmak ve barış içinde yaşam sürdürmek için, farklılıklar içinde yaratılmışız aslında.
    İnanç ve ırk nasıl bir kavga, savaş ve ayrışma nedeni olabiliyor?
    Tolstoy da, vahşi zevkler adlı kitabında; savaşın insanları nasıl bir akıl tutulmasına sürüklediğini çok güzel tasvir ediyor.
    Yağmur ve kar taneleri birbirini ezmeden gökyüzünden inip, yeryüzünde bir ırmak ya da gölde buluşabiliyorsa, böyle bir yolculuğu insanoğlu da başarabilir.
    Ulaşmış olduğum yaşam felsefemle ben buna bir gerekçe ve anlam bulamıyorum.
    Cemil Meriç hint kültürü ve medeniyetini anlattığı, "bir dünyanın eşiğinde" kitabında şu veciz vurguyu yapıyor : " yunan felsefesi ve medeniyeti artık kitaplarda kaldı" diyerek, ahlak, eşitlik, özgürlük, demokrasi ve şefkat anlayışının gerilediğini vurguluyor.
    Tarihi olayları, bugünkü gözlemle yargılamak tartmak elbette mümkün değil.
    Hatalar hataları doğurmuş. İhmaller, yıkımları kovalamış. Cehalet de ilk kıvılcımı ateşlediğinde, insanlar yurt bildikleri yerlerde cehennem hayatı yaşamışlar.
    Mübadele bile tam bir mutluluk ve huzur tesis edememiş. Damarlarındaki kanın ırkıyla gaza gelenler/ getirilenler sonunda kanından da olmuşlar. Oysa ki bir toprak parçası, kendini çok farklı inanç ve etnik kökenden kabul eden insanların birlikte gayretiyle, iradesiyle vatan şekline pekala dönüşebilirdi.
    Fizyolojik, biyolojik ihtiyaçlarını ırkıyla mı, inancıyla mı tedarik ediyordu ki insanlar?
    Neden o zaman bu unsurlar vesilesiyle kan dökülebiliyor, göçe zorlanabiliyor?

    Kitabın yazarı 1900'lü yıllarda Aydın ilimizde Kırkıca isimli bir rum köyünde yaşamış.
    Köyün şimdiki adı Şirince.
    Anlattığı olaylar ne kadar doğru, çeviri yerinde mi ölçemeyiz tabi. Ama genel hatlarıyla zaman tüneline girip genel bir gözlem, tahlil, analiz yapmamıza katkı sağlıyor.
    Duygulanıyorsunuz, üzülüyorsunuz, kızıyorsunuz. Neden, niçin, değer miydi diye de farklı sorular oluşuyor zihninizde.
    Günümüzde halen Irkı ve inancı yüzünden huzursuzluk kaynağı olan toplumlar olduğu gibi, bu vasıflarından dolayı zulüm gören insanların olması çağın yüz karasıdır.
    Dünya medeniyetlerinin güzel tarafları kitaplarda kalmamalıydı.
    Güzellikleri buluşturamayınca, şeytanca ayrılıkları vuruşturuyoruz maalesef.
    Ortak yaşam medeniyeti geliştirebilmek için, yaşanmış olumsuz örnekleri de incelemekte yarar var.
    Güneş nasıl ki, tüm insanların ısı, ışık, enerji ve yaşam kaynağıdır. Aynı ölçüde tüm insanların birlikte barış, sevgi, kardeşlik ve dayanışma içinde yaşamasını sağlayacak ortak bir yaşam medeniyeti geliştirme zorunluluğu vardır.
    Bu anlamda okunması gereken faydalı bir eser.
    Kurtuluş savaşı ve milli mücadelenin; ülkeyi nereden nereye taşıdığını, nasıl bir mucizevi destan yazdığını daha iyi anlayacaksınız.
    Vatan ve millet sevgisinin ve kardeşliğinin artmasına vesile olması dileğiyle,
    İyi okumalar.
    Ali Rıza malkoç
    08.03.2018
    #armozdeyis
  • “Bundan ikibin sene sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin şu ilk evresinden geriye pek bir iz kalacağını tahmin etmiyorum. Etrafımızda gördüğümüz her şey köksüz, her şey temelsiz, her şey çürük. Yalnız binalar değil, kurumlar ve fikirler de öyle. Ufak bir depremde moloz yığınına dönüşecek şeyler hepsi.
    Belki Şirince kayamezarı kalır. ‘O karanlık devirde dahi güzeli arayan insanlar varmış,’ diye hatırlarlar.”
  • "Ah, ben hayvanları çok severim. Bütün canlı mahlukları, hayatı, güzelliği,saadeti severim. Bahtiyar bir köpek bile benim içimi sevinçle dolduruyor.
    Ben karanlık şeylerden bahsetmek için dünyaya gelmemişim. İçim tatlı, sıcak, neşeli şeyler anlatmak isteğiyle yanıyor.. Hele cümle âlem bu köpeğin onda biri kadar rahata kavuşsun, bakın ben bir daha acı şeylerden söz açar mıyım!
    (BAHTİYAR KÖPEK adlı öyküden)

    Sabahattin Ali... Ne desem nasıl anlatsam... Öykülerindeki; o insanı hem düşündüren,hem üzen, bazense tebessüm ettiren, ince gözlemleri ve enfes anlatımıyla yine beni kendine hayran bıraktı
    Kâh hasta bir adamın çaresizliğini, kâh bir zengin köpeğinin bazı insanlarda dahi olmayan rahatlığı ve mevkisi , eskiden adı Çirkince olan simdilerin harika Şirince'sinin o zamanlardaki acınası hali... Asiye ve İbrahim'in kısacık ama yürek burkan hikayesi...
    Bir günde okuduğum bu öyküler bana bir kez daha sevdirdi SABAHATTİN ALİ'Yİ
  • Biz kadınlar çok ince ayrıntılara takılırız. Siz koltuğun işlevine biz ise koltuğun kumaşına bakarız. Peki neden çünkü biz öyle algılaniyoruz. Mesela doğum günü bir erkek için doğum günü "Hacı doğum günün kutlu olsun" dan geçerken kadının mumlu ışıklar geçip bir sirince söz yazılmış pastayı üflerken "Ya kızlar çok hoşsunuz" la biter. Tabiki her kız öyle değil diye kivirganlik yapamam böyle bir şeyle karşılaşsak en harbimizin kirpikleri oynar!
    Evlilik mi Erkek tektaşına uygun romantiklik ayarlayıp anası babası tanasi ile isteyip bir de alyans takti mi oturur koltuğa.
    Ondan o kadardır. Gerektiği yerde ortaya çıkar. Görevini yapmıştır çünkü.
    Kızın ise daha ilişki evliliğe sürüklenirken başlar.
    /"Kesin bugün teklif edecek" sendromundan başlar damat kahve takimi siparişi, nişan süsleri, masa süsü, alış-veriş, nikah şekeri, nikah günü, düğün salonu istediği mi olacak stresi, düğün günü ayarlama stresi, davetiye nasıl olmalı, gelinlik, bohça ceyiz alışverişi, nerde oturulmalidir, düğün nasıl geçecektirlerle biter. (Umarım)
    Halbuki bunu tek başına kız yaşamıyor karşısında bir erkek daha var. Ama yok gibi stresi sıkıntıyı kadın çeker.
    Lakin acı durum şu;
    "Aşkım o var bu var daha çok işimiz var. Ev nasıl olacak oda rengi annen maviolsun diyor ya olur mu oyle ben açık mavi istiyorum" sözüne karşılık erkek
    "Hayatım sakin ol her şey yoluna girer" rahatlığı ile kalır.
    Çünkü erkek neticeye kadınlar ise hep hatice de kalır!!!