Geri Bildirim
  • Yıldızların vurduğu durgun, karanlık suda
    Beyaz Ofelya, büyük, beyaz bir zambak gibi,
    Gelin esvapları içinde dalgalanmada.
    Uzak ormanda yerlilerin gürültüleri.

    Mahzun Ofelya, beyaz bir tayf gibi, yıllardır
    Dolaşır bu siyah nehrin suları içinde.
    Deliliği içinde bir şarkı mırıldanır,
    Bir çocukluk şarkısı, akşam serinliğinde.

    Rüzgâr göğsünü öper ve açar yaprak yaprak
    Sularda ağır ağır savrulan etekleri.
    Söğütler omuzlarına sarkar ağlaşarak,
    Hulyalı alnına eğilir su çiçekleri.

    Dört bir yanına üzgün nilüferler dizilir.
    Uykudaki bir ağaç uyanır, zaman zaman;
    Bir yuvadan küçük bir kanat sesi yükselir;
    Sihirli bir şarkı gelir altın yıldızlardan!
    Arthur Rimbaud
    Sayfa 16 - Kırmızı yayınevi (ORHAN VELİ KANIK ÇEVİRİSİ)
  • .
    Kalem kec-dil, mürekkeb rû-siyeh,kağıt dü-rû bilmem,
    Kimi etsem o şûha arz-ı hâlim yazmada mahrem.
    .
    Kalem eğri dilli, mürekkep siyah yüzlü, kâğıt ikiyüzlü
    Şimdi kalkıp arzuhalimi yazmaya kimi aracı kılayım ?

    Urfalı Şair Nâbî
  • 1. İnce Memed -Yaşar Kemal
    2. Tutunamayanlar, Oğuz Atay
    3. Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Ahmet Hamdi Tanpınar
    4. Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar
    5. Kara Kitap, Orhan Pamuk
    6. Bereketli Topraklar Üzerinde, Orhan Kemal
    7. Aylak Adam, Yusuf Atılgan
    8. Aşk-ı Memnu, Halit Ziya Uşaklıgil
    9. Benim Adım Kırmızı, Orhan Pamuk
    10. Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar
    Sevgili Arsız Ölüm, Latife Tekin
    Yaban, Yakup Kadri Karaosmanoğlu
    Bir Düğün Gecesi, Adalet Ağaoğlu
    Tehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay
    Ölmeye Yatmak, Adalet Ağaoğlu
    Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali
    Üç İstanbul, Mithat Cemal Kuntay
    Çalıkuşu, Reşat Nuri Güntekin
    Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Peyami Safa
    Devlet Ana, Kemal Tahir
    Bir Gün Tek Başına, Vedat Türkali
    Hakkari’de Bir Mevsim, Ferit Edgü
    Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali
    Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, Sevgi Soysal
    Mai ve Siyah, Halid Ziya Uşaklıgil
    Kıskanmak, Nahid Sırrı Örik
    Cevdet Bey ve Oğulları, Orhan Pamuk
    Eylül, Mehmet Rauf
    Gece, Bilge Karasu
    Fahim Bey ve Biz Abdülhak Şinasi Hisar
    47’liler, Füruzan
    Gölgesizler, Hasan Ali Toptaş
    Demirciler Çarşısı Cinayeti, Yaşar Kemal
    Yorgun Savaşçı, Kemal Tahir
    Murtaza, Orhan Kemal
    Yer Demir Gök Bakır, Yaşar Kemal
    Tuhaf Bir Kadın, Leyla Erbil
    Ağır Roman, Metin Kaçan
    Orta Direk – Yaşar Kemal,
    Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana – Yaşar Kemal
    İçimizdeki Şeytan – Sabahattin Ali
    Yalnızız – Peyami Safa
    Bin Hüzünlü Haz – Hasan Ali Toptaş,
    Son Adım – Ayhan Geçgin,
    Yılanların Öcü – Fakir Baykurt
    Her Gece Bodrum – Selim İleri
    Sinekli Bakkal – Halide Edib Adıvar
    Sultan Hamid Düşerken – Nahid Sırrı Örik
    Serenad – Zülfü Livaneli
    Tol – Murat Uyurkulak
    Ayaşlı ve Kiracıları – Memduh Şevket Esendal
    Müşâhedat – Ahmet Midhat Efendi
    Kinyas ile Kayra – Hakan Günday
    Berci Kristin Çöp Masalları – Latife TeKİN
    Kurt Kanunu – Kemal Tahir
    Denizin Çağırışı – Kemal Bilbaşar
    Kırık Hayatlar – Halit Ziya Uşaklıgil
    Medarı Maişet Motoru – Sait Faik Abasıyanık,
    Odalarda – Erdal Öz
    Yeşil Gece – Reşat Nuri Güntekin
    Bir Solgun Adam – Selçuk Baran
    Kurtlar Sofrası – Attilâ İlhan
    Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi – Ayfer Tunç
    Buzul Çağının Virüsü – Vüs’at O. Bener, 1984
    Esir Şehrin İnsanları – Kemal Tahir
    Gurbet Kuşları – Orhan Kemal
    İstanbul Hatırası – Ahmet Ümit
    Mel’un – Selim İleri
    Rahmet Yolları Kesti – Kemal Tahir
    Bir Kadının Penceresinden – Oktay Rifat
    Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı – Bilge Karasu,
    Heba – Hasan Ali Toptaş
    Masumiyet Müzesi – Orhan Pamuk
    Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim – Nâzım Hikmet
    Çamlıca’daki Eniştemiz – Abdülhak Şinasi Hisar
    Çocukluğun Soğuk Geceleri – Tezer Özlü
    Kayıp Aranıyor – Sait Faik Abasıyanık
    Kiralık Konak – Yakup Kadri Karaosmanoğlu
    Eski Hastalık – Reşat Nuri Güntekin
    Mutluluk – Zülfü Livaneli
    Şimdiki Çocuklar Harika – Aziz Nesin, 1967
    Boğazkesen – Nedim Gürsel
    Karartma Geceleri – Rıfat Ilgaz
    Matmazel Noraliya’nın Koltuğu – Peyami Safa
    Sahnenin Dışındakiler – Ahmet Hamdi Tanpınar
    Yaralısın – Erdal Öz
    Yeşilçam Dedikleri Türkiye – Vedat Türkali
    Ankara – Yakup Kadri Karaosmanoğlu
    Araba Sevdası – Recaizade Mahmut Ekrem
    Ateş Gecesi – Reşat Nuri Güntekin
    Çılgın Gibi – Suat Derviş
    Göçmüş Kediler Bahçesi – Bilge Karasu, 1979
    Handan – Halide Edib Adıvar
    Mahur Beste – Ahmet Hamdi Tanpınar
    Şu Çılgın Türkler – Turgut Özakman
    Tütün Zamanı – Necati Cumalı
    Veda – Ayşe Kulin
    Viski – Çetin Altan, 1975
  • "Siyah inci,
    Beyaz lale.
    Dokunuyor zülfü yarê.
    Deva Baba bana söyle, bu bendeki hâl ne böyle..."
  • Kitabın arka kapağını kapattı, siyah deri kaplama masadaki diğer kitaplarının üzerine koydu. Okurken kendini en rahat hissettiği siyah beyaz dalmaçya desenli pofuduk koltuğundan kalktı. Terliklerini giydi. Lavabosu bilmeyen bir zamandan kalma dibi küf tutmuş bulaşıklarla yığılı mutfağa yöneldi, kimi zaman sessizliğini koruyan kimi zamanda insanı derin uykulardan uyandıran buzdolabının kapağını açtı, şeffaf meyve poşetini mermer tezgaha çıkardı. Raftan yayvan bir tabak aldı. Meyveleri güzelce yıkadı, dilimledi, tabağa dizdi. Yarım elma, armut ve ayva.. Önceki akşamdan kalma yarım şişe ucuz şarabını ve meyve tabağını alıp tekrar ortasında rengi beyazdan siyaha dönmüş uzun tüylü halı serili salona geçti. Kasetçalarının düğmesine bastı. “Sen de mi Leyla riyakar Leyla..” Şarabından bir yudum aldı, yüzünü ekşitti, ağzına bir ayva attı.

    Salondan sonra odaları birbirine bölen kısa koridorun kapısı açıldı. Leyla salona girdi. Gözleri mahmur, ışıktan rahatsız, yüzünde bir tebessüm. Kıvırcığım, hayatım, yatak odasına girdiğimde uyanmış, diye düşündü. Yine durduk yere huzursuzluk çıkartmıştı. İçinde hep bir sıkıntı olur, kendini yavan hisseder mutlu anlarda bir bahane uydurur, anın büyüsünü bozardı. Yine o anlardan biriydi. Beraber film izliyorlardı. Filmi Leyla seçmişti. Hayatım ben seçtiysen izlenilir, demiş, filmin ortasında canı sıkılmış, Ne dandik film be! İnsanlar ne yapacağını şaşırdı film yapacağım diye, demiş, filmi kapattırmış, yatacakları zaman gitmemiş, salona uzanmış, düşünmüş düşünmüş, kızı haklı bulmuş, yaptığına pişman olmuş, üstünü örtme bahanesiyle yatak odasına gitmiş, uyuduğunu görünce geriye gelmişti. Leyla en sevimli haliyle salına salına geldi, yaklaştı yaklaştı, ela gözlerini ondan ayırmıyordu, içinde düşünülmenin verdiği huzur biraz da kırgınlık.. “O” gözlerini ayırmadan bakıyordu, yüzünde tek bir duygu zerresi yoktu. Leyla yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı tam yanağından öpecekken “o” başını diğer yana çevirdi..

    Ulan be, ben var ya eşeğim. Şimdi otur dur burada kendin. Nah bulursun bir daha seni bu kadar düşünün insanı. “Aklını fikrini yalan bürümüş, sende mi Leyla Hayırsız Leyla…” Müzik onu bilinmez diyarlara, eski hatıralara götürmeye devam ediyordu. Her hatıra içini yakan, nefesini daraltan ayrı bir pişmanlık.

    İş çıkışıydı. Evi 20 dakika. Yürümeli hava güzel. Eprimiş paltosunu giyip çıktı. Ağır ağır yürüyordu. Evler, işyerleri, araçlar, insanlar. Göğsü daralmaya başladı. Derin bir nefes aldı. Başını kaldırıp beyaz bulutlu masmavi gökyüzüne baktı. Etrafına bakındı. Her şey çok anlamsız. Tutunacak bir dal aradı, zihnini tutacak bir mana. Kocaman bir boşluk. Her yer beton lanet olsun. Her şeyi kendimize benzettik. Doğayı katlettik. Şu koca binaların arasından gökyüzünü bile zor görüyoruz. Şunlara bak, insan yığını, hayvan sürüsü; yüzlerinde duygunun belirtisi yok. Bıraksan birbirlerini yiyecekler. Sürekli bir telaş içindeler. Hepsi hayatlarını, zamanlarını kiraya vermiş. Karşılığında aldıkları kocaman bir hiçç. Her şey üzerine üzerine gelmeye başladı. Adımlarını hızlandırdı. Hızlandırdı, hızlandırdı.. Koşmaya başladı.

    Nihayet o hiçlikten kurtulup evine gelmişti. Kendini koca şehirde tek güvende hissettiği yer. Kendini korumak için kurduğu mabedi. Nefes nefese kalmıştı. Kanepeye uzandı. Hiçbir şey düşünemiyordu. Üzerinde bir yorgunluk. Kolunu kıpırdatacak hali yok. Uzandı. Gözleri bomboş duvarlara bakıyordu. Nice sonra kendi geldi. Düşünmeye başladı. Hayatın manasını düşündü. Bir insan sadece zaruri ihtiyaçlarını karşılamak için yaşayamaz, hayat bu kadar ucuz değil. Bu insanlar ne yapıyorlar. Huzurum nerede. Her şeyi bırakıp gitmeli mi? Nereye? Gittiğin yerde her şey daha mı güzel olacak? Camus’un görüşleri düştü zihnine; varoluş hayatın anlamsızlığını yaşamaktır, intihar yenilgidir, absürdü yaşamaksa bir başkaldırı. İntihar bir çıkış yolu olabilir mi? . . . .

    Kapı çaldı. Takım elbisesini çıkarmadığını yeni fark etmişti. Kapıyı açtı. Leyla. Burnundan soluyor;
    -Nerdesin be adam, sabahtır seni arıyorum??
    -. . ..
    Kapı çalınmadan önceki düşüncelerinin etkisinden kurtulup hala anı yakalayamamıştı. İntihar? Leyla’nın hiddeti gittikçe artıyordu;
    -Cevap versene, neredeydin? Telefonun nerede?
    -İyi değilim ben.
    -Neyin var?!
    -Anlatsam, anlayacak mısın sanki, iyi değilim işte!
    -Hep aynı bahaneler. Psikolojin bozuksa psikoloğa git!
    -Psikolog nereden bilecek benim derdimi?
    - Sen derdini anlatacaksın, o da seni tedavi edecek.
    -Anlatamıyorum işte, kendim bilmiyorum ki nasıl anlatayım.
    Leyla ne diyeceğini bilmiyordu. Ne yapacağını da. Tek bildiği ‘O’ büyük bir bunalımdaydı. Bunalımın sebebini de bilmiyordu. Nasıl yaklaşması gerektiğini de. Suçu kendinde arıyordu. Çekindiği, onu kırmak istemediği için söyleyemediğini düşünüyordu. Oysa ‘O’ çekinmezdi, neyse oydu, bilmiyorum diyorsa gerçekten bilmiyordu. Leyla’ya göre, “ Belki de başka birisi vardı. Olabilir mi? Mümkün değil, o telefonuna bile bakmıyor doğru düzgün. Hem çoğu zaman beraberler. Belki de iş yerinden birisi var. İş çıkışı onunla görüşüyor. Ondan cevap vermiyor telefonlarına. Buna inanmak istemiyordu. Mümkün değil. “O” her türlü tavrına rağmen seviyordu, bundan şüphe edemezdi.” Leyla kapıyı çarpıp çıktı. Onu kendi haline bırakmak şu an için en iyisi, diye düşündü. İlişkileri onu yormuştu. Artık hiçbir şey için mücadele etmek istemiyordu tek taraflı olarak.

    “Arayıp gerçeği bulamadın mı, Sen de mi Leyla, Hayırsız Leyla”. Şarkıdan sıkıldı. Kasetçaların düğmesine bastı, ileri sardı, “Fikrimin ince gülü kalbimin sensin bülbülü”. Bir yudum daha aldı, ağzına ekşi bir elma attı. Gözünü yumdu, kulağını müziğe verdi. “O gün ki gördüüm seniii, yakktın ahh yaktııın beni” . Hayali onu yıllar öncesine götürdü. “Gördüğüm günden beri olmuşum inan deli”. Füsunu hatırladı. Gözünü, saçını, ellerini, hanım hanımcıklığını. Her hareketinde ki masumiyeti. Derin bir soluk aldı. Göğsü daraldı. Yıllarca görüşmemişlerdi ama aklından bir türlü çıkartamıyordu. “Gün gelir belki bana olan sevgin biter ama verdiğin değer hiçbir zaman azalmayacak” dediğinden belki, belki de avuç içlerini öptüğünden..

    Saat 20.00 için sözleşmişlerdi, erken geldi, onun beklemenin zevkini sürmek için. İçinde tatlı bir heyecan, kalbi yerinden çıkacak. Gelince ne desem nasıl karşılasam. Cebinden aynasına çıkardı. Azalan gün ışığında yarım yamalak saçına düzeltti. Saatine baktı, 19.45. Zamanın yaklaştığını görünce daha da heyecanlandı, oturduğu banktan kalktı. Bir yandan da yolu gözlüyordu, acaba ağaçlı taraftan mı gelir yok çarşı yönünden mi? Her geleni uzaktan ona benzetiyor yaklaştıkça o olmadığını anlıyor içini bir hüzün kaplıyordu. Ağaçların olduğu yönü gözlüyordu, işte geliyor. Yaklaştı yaklaştı yine o değil. Diğer yöne baktı ve Füsun’u gördü. Görür görmez onun sıcaklığı ,şefkati her yanını sardı. Salına salına geliyor. Ayaklarını sürte sürte. Beyaz bir kazak giymişti. Ne kadar da yakışmış. İçini bir huzur kapladı sanki ayrı bir dünyada. Öleceksem şu an öleyim.

    Kucağına uzanmıştı. Taş bank. Hava soğuk. Füsun’ un elleri saçlarının arasında dolaşıyor, onun sıcaklığı şefkati her şeye yetiyordu. Her şeyi bilsin istiyordu. Her acısını sarsın. Dili tutulmuş gibiydi. Acıların dile gelmesi ne kadar da zor. Hele içe atılmış kimseye anlatılamayanların. Nihayet anlatmaya başladı. “Annem 3 yaşındayken ölmüş, onu hiç tanımadım. Beni ninem ve halam büyüttü. Hayatımdaki tek kadın onlardı.” Duraksadı. Kadın ona daha bir sarılmıştı. Başını kaldırdı, gözyaşlarını fark etti. Elini tuttu, sıkıca kavradı. “Babam bildiğin gibi hırdavatçılık yapar. Bir günden bir güne dükkanı bana bırakmadı. Akşam eve gelir yemeğini yer, erkenden uyur, sabah kalkar dükkana gider. Gözü başka hiçbir şey görmez. Gece yarıları eve giderim. Sarhoş giderim. Bazen hiç gitmem. Bir günden bir güne neredesin, ne yaptın demez. Cebime paramı koyar. Bir günden bir güne ne yaptın, neredesin, demez. Arkadaş ettiklerimin yarısı hapse girdi. Hiç onlarla arkadaşlık etme demez. Zaten hiçbirini de bilmez. Ben de onların yerinde olabilirdim.” Kadın için için ağlamayı bırakmış, iyiden iyiye ağlıyordu, ikisi de bunun farkındaydı. Birbirlerine daha bir kenetlendiler. Füsun , “ Sen iyi bir adamsın. Altın çamura düşmekle altınlığından bir şey kaybetmez” dedi.

    Bir derin rüyadan uyandı. << Doyulur mu doyulur mu canana mı , cananına kıyanlar hakkın kulu sayılır mı?>>. Neden onu unutamıyordu. Yıllar geçmiş, yıllardır bir kere yüzünü görmemiş, sesini duymamıştı. Her hüzünlendiğinde onu hatırlıyordu. Ne zaman düşüncelere dalsa kendini Füsun’ un yanında buluyordu. Takıntılı mıyım acaba, ama bu takıntıdan da öte bir şey, aşık mı oldum, mümkün değil, insan her şeye rağmen unutur, diye düşündü. Başka kadınları da sevdi , sevmedi mi, aklında Füsun varken nasıl başkasını sevebiliyordu, hepsi birer yanılgı mıydı, onda bulduğunu başkalarında arıyor bulamayınca da hayal kırıklığına uğrayıp tekrardan kabuğuna mı çekiliyordu? Leyla vardı onu da çok sevmişti, Leyla da az kadın değildi, onunla ilgileniyor, üzüntüsüne sevincine ortak oluyordu, bir derdi olduğunda, buhranlarında onu anlamaya çalışıyordu her ne kadar başaramasada , asıl önemli olan ilgilenmek ,anlamaya çalışmak değil doğal haline bırakmak, hiçbir çaba göstermeden anlamak mıydı?

    Kendini , düşündü. Onlar o kadar çaba gösterirken kendisi ne yapmıştı, onlar kadar çaba göstermiş miydi yoksa insanların hayatını zindana çevirmiş, onları bir çıkmazın içine mi sürüklemişti? Elbette kendisi de çaba göstermişti. En azından Leyla için, hiç değilse onun gösterdiğinin yarısı kadar. Onun dediği gibi her zaman doğal haline bırakmıştı kendini her ne kadar bu durum her ikisini de zorlasa da. Hem her zaman da huzursuzluk yoktu ilişkilerinde huzurlu anları da olmuştu.

    Füsun ah Füsun. Aklından onu çıkartamıyordu. Yıllar yılı olmuş bir türlü unutamamıştı. Aklı unutsa yüreği unutmuyordu. Onu her zaman içinde saklıyor, sürekli karşısına getiriyordu. Anlamıştı ki onu aklıyla sevmiyordu. Ona olan sevgisi aklının ötesinde bambaşka bir yere dayanıyordu. Aklında olsa unuturdu. Yıllar geçmiş elini, yüzünü, gözünü, saçını unutmuş ama hissettirdiklerini unutamamıştı. Çıkarabilse ah onu bir içinden atabilse.. Atsaydı da ne olacağını bilmiyordu. Onun hayatının gayesi gibiydi onu beklemek. İçinden atsa hayatı da bitecekti sanki. Sevgi, sevmek her şey ölecekti.

    Kendine geldi. Müzik çalmaya devam ediyordu. Füsun ile ayrılıklarını düşündü. Belki 3 belki 5 yıl belki çok daha uzun zaman olmuştu. “O” zamanın farkında değildi, sanki kendini bildi bileli Füsun’u seviyordu. Oysa gençliğinin sonunda tanışmıştı Füsun’la. Ondan öncede sonra da hayatına giren çıkan çok olmuştu.

    Bir bahar akşamıydı. Sabahtan akşama kadar içmiş, dut gibi sarhoş olmuş, ne dediğini bilmez hale gelmişti. Füsun’u aramış, olmadık bir şeyden huzursuzluk çıkarmış, kıza ağzına geleni söylemişti. Ayıldıktan sonra kızın gönlünü almaya çalışmış, bir türlü başaramamıştı. Füsun’un kırgınlığı söylediklerine değildi. Ne demişti zamanında,” babam her akşam içer, bu zamana kadar hayatıma giren kişilerden kopmamın sebebi hep içki içmeleriydi, sana inanıyorum beni seviyorsun ama içme, senden tek isteğim bu, herkesten farklıysan seviyorsan içme, başka bir şey istemiyorum senden. “ Oysa “O” bu kırgınlığın farkına varamamış, çok da umursamamış, “ufacık şeyden ayrıldı” diye düşünmüş, zamanla da ayrılığın sebebinin çok da önemi kalmamıştı. Baştan umursama da sonraları Füsun’un hissettirdiklerini unutamamış, her beden de onu aramış yine de her şeye rağmen yıllar boyunca bir kere bile arayıp sormamıştı.

    Yarısı dolu şarap kadehinin tamamını bir kere de içti, bardağı taş zemine çarptı. Kasetçaları kaldırıp salonun ortasına fırlattı. “Ulan” dedi “yetti artık, böyle hayatın amına koyayım. Sensiz geçen günlerin ızdırabını sikeyim. Ne ana yüzü gördük ne baba. Bir kadın sevdik, sevmesini de beceremedik, ağzımıza, yüzümüze bulaştırdık. Senin olmayacaksa bu beden toprak olsun, kurda kuşa yem olsun”. Yerinden kalktı. Arkasındaki pencereyi açtı. Kanepenin üzerini çıktı. Aşağıya baktı, bir an başı döndü. Pencereden atladığını hayat etti,” acaba beton çatlar mı?”. Hayatı gözlerinin önünden geçti. Hiçbir şey yok. Koyu bir karanlık. Bu hayata hiçbir iz bırakamamış, ne gayesi var ne yaşama isteği.

    Bir an düşündü. “Ulan” dedi “Ben seni değil, seni sevmeyi seviyorum.”
  • "Onun ayaklarına atılmak, başını dizlerine koymak, gözlerini bir rüyanın şiirinde kaybolarak gözlerine dikmek, ellerini bütün hayatının bir teslimiyet belgesi gibi ellerine bırakmak, gönlü kırık fakat sevinçli, yavaş yavaş, damla damla sıcak yaşlarla ağlamak isterdi."
    Halid Ziya Uşaklıgil
    Sayfa 120 - Can Yayınları 2.Baskı
  • Kenar mahallede mutluluklar hep siyah beyaz.