Yolculuğun değerini oluşturan şey korkudur. Yolculuk, benliğimizdeki bir tür iç “dekor”u yıkar. Hile yapmak, yani büro ve şantiye saatlerinin (bizi sert biçimde ayaklandıran, ama yalnız olmanın acısından da çok iyi koruyan bu saatlerin) ardına gizlenmek olanaklı değildir artık. Bu yüzden kahramanlarımın “ bürodaki saatlerim olmasaydı halim ne olurdu ?” Ya da “ karım öldü,ama, bereket versin ki tamamlanacak bir sürü evrak var yarına.” diye konuşacakları romanlar yazmak gelir hep içimden. Yolculuk bu sığınaktan yoksun bırakır bizi.
Evet, bu gözyaşından uzak doluluk, bu içime dolan, sevinçten yoksun huzur, bana düşmeyen şeyin: bir vazgeçişle bir ilgisizliğin kesin bilincinden başka bir şey değildi. Roman kahramanlarını bir yana bırakırsak, ölmek üzere olan, üstelik bunu bilen bir kişinin, karısının yazgısı ile ilgilenmediği gibi. İnsanın iç çağrısını gerçekleştirir bu adam, bu da bencil, yani umutsuz olmaktır.
Basitlik sözcüğünün tehlikeli bir niteliği var. Ve ben bu gece yaşamın belirli bir saydamlığı karşısında artık hiçbir şeyin önemi kalmadığı için ölmek istenebilmesini anlıyorum.