Manevî alanda ise durumumuz büyümeye çalışan bebeklerden farksız. Hepimiz bize örnek olacak şahsiyetlere, hayatımıza şekil verecek kalıplara ihtiyaç duyarız. Bu ihtiyaç aslında, fânî olanın Bakî olana özleminin bir yansımasıdır. Sonlu varlığımızla, bizi sonsuz olan ulaştıracak vesîleler ararız hep.
İşte o zaman başlar Batı'nın ilk ayrılışı. Artık Batı insanı tabiattan ayrılmış ve ilahi boyutundan uzaklaşmıştır. Bu adamın alın yazısı sofistler tarafından şöyle tarif edilir: "Mümkün olabilen en güçlü arzulara sahip olmak ve bunları tatmin için çareler aramak." (Batılı büyüme anlayışımızın kanunu bugün de aynıdır.)
Fert olarak insanın, Protagoras'ın formülüne göre, "her şeyin ölçüsü olduğu" bu bakış açısında aslolan, her türlü mutlağın inkârı ve tam bir göreceliktir. Bunun da davranışlar düzeyindeki pratik neticesi, orman kanunudur
Budur işte Batı felsefesinin sıfır yılı.
İbrahimî geleneğe, hayattan da daha güçlü ve hatta gerektiğinde uğurun da ölmeye değecek bir inançla, geri dönülmez bir şekilde bağlanmıştım. Çünkü o gelenekte, bizim küçük ahlaklarımızın ve küçük akıllarımızın ötesinde mutlak değerler bulunuyor. Her ferdin o değerlere mutlak anlamda boyun eğmesi gerekir. Aksi taktirde ortaya hakikî topluk çıkmaz. Çıksa çıksa bencil insancıklardan oluşan yığınlar çıkar. Bir de onların büyüme ve iktidar hırslarının sonu gelmez çatışmaları görülür.
Bilmeme cahillik değildir. Aksine kelimeler ve kavramlarla nesneleri o yapay ağa hapseden, onları izole eden ve bize gerçeğin ancak cüzî, yani sahte görüntülerini verecek şekilde onları bölüp parçalayan mantıki önermelerle elde edilen bilginin reddidir.