Horasan zabitlerinden birine dayandırılan şu söz, bu eşsiz topluluğun tipik zihniyetini gayet
iyi anlatır: "En yüce şerefe ulaşmak isteyen şu
yedi şeyi diğer yedi şeye tercih etsin: 'Fakirliği
zenginliğe, açlığı tokluğa, aşağıda olmayı yükseklerde olmaya, zilleti izzete, tevazuu kibre, hüznü neşeye, ölümü hayata"
Bu yüzden aralarından biri şöyle der: "Hakikate ait bazı keşfi
bilgiler, kırk gün süreyle kalbimi sarar; ben, iki
şahit olmadan onların gönlüme girmesine izin
vermem. O iki şahit: Kitap ve sünnettir"
Dokuzuncu yüzyılın başlarında, Bağdat'ın önde gelen
sofilerinden Ma'rüf el-Kerhi iç çekerek, "Allah
kulunu sevdi mi, ona (ibadet, dindarca davranış gibi) ameller kapısını açar, kelami çekişmelerin
kapısını kapatır," diyordu.
Hasan-ı Basri kendini yalnızca fetihlere
adamış, servet ve dünya malı peşinde koşan ve
Kuran'daki, "Sadece o bagış ve celal sahibi
Rabbinin yüzü kalacaktır" (Sure 5p7) ayetini
unutmuş gibi görünen bir toplumu bekleyen
tehlikeleri sezmişti. Kendisine kulak verenlere,
kıyamet günü utanca düşmek istemiyorlarsa,
Kuran'ın buyruklarına göre yaşamalarını ögütlü
yordu: "Ey Ademoglu," diyordu, "yapayalnız öleceksin, yapayalnız gireceksin mezara,
yapayalnız dirileceksin ve yapayalnız hesap
vereceksin!" Öyleyse bu yalancı dünyaya
neden tamah etmeli? "Bu dünyaya hiç gelmemişsin gibi ahreti ise hiç terk etmeyecekmişsin gibi
düşün."