Hiç kimse birbirini anlamıyordu. Herkes gerçeğin sadece kendisinde olduğunu sanıyor, başkalarına bakarak ıstırap çekiyor, bağrını dövüyor, ağlıyor, ellerini ovuşturuyordu. Kimi ne şekilde yargılanacaklarını bilmiyorlar, neyin iyi, neyin kötü olduğu hakkında anlaşamıyorlardı. Kimi suçlamak, kimi aklamak gerektiğini bilmiyorlardı. Birbirlerini anlamsız bir öfkeyle öldürüyorlardı.
Sekiz yıl sonra daha henüz sadece otuz iki yaşında olacak ve yeniden yaşamaya başlayabilecek olmasının ne önemi vardı ki? Niçin yaşayacaktı? Neyi amaçlayacaktı? Neye yönelecekti? Sırf var olmak için mi yaşayacaktı? Ama o evvelden bir fikir, bir umut, hatta bir hayal uğruna varlığını bin defa feda etmeye hazır değil miydi? Salt var olmak ona her zaman az görünmüş ve o daima bundan fazlasını istemişti. Belki de sırf isteklerinin bu gücünden dolayı o zamanlar kendisinin, öteki insanlardan daha fazla birtakım haklara sahip olduğuna inanmıştı.