İç çekti. Annesini çok özlemişti. Kaç kitap okusa bu içindeki hasret için birkaç kelimeyi birleştirip bir cümle kurabilirdi?
Kaç kitap bir hasret ederdi? Iç çekti. Tekrar. Yeniden. İç çekti.
Hasret önce dudaklarını büzdürdü, sonra omuzlarını sarstı ve bir çocuk gibi ağlamaya başladı. Annesini çok özlemişti. Sessizdi, zararsızdı. Kendi kendine susacaktı. Bu da mecburi yetişkinlikti. Yoksa bir çocuk gibi tepine tepine ağlamak istiyordu. "Acaba bu kitabı okudun mu anne?" diye sordu.
Bir kuş kanat çırptı gökyüzünde. Ecevit, annesi kabul etti. Annesi ona selam gönderdi dese ne olurdu ki? Bu kendini kandırmak mıydı? Öyleyse de öyleydi.
Kendini kandırmak da onun hakkıydı. Gözyaşlarını sildi. Kitabına döndü.
Rasgele bir sayfa açtı. Sayfa otuz bire denk geldi. Kader bu ya, insanın ne yakasını ne de paçasını bırakırdı. Yalnızlık yazıyordu başlığında. Ne yaman bir duygu. Şiir yazılıyor, kitap yazılıyor ama biraz olsun azalmak bilmiyor.
Asırlık bir his bu. Bir günlük tahribatı bile yüzyıllık. Ne büyük şey bu yalnızlık. İnsanı annesiz, babasız hissettirmiyor yalnızca. Vatansız, bayraksız da hissettiriyor. Bu daha ağır. İnsan annesiz babasız bile dayanabiliyor bu hisse ama topraksız katlanamıyor.