"Hayır, yalan söylemiyorlar," diyordum, "ikisinde de samimi idiler. Yeniliği kendilerine ucu dokunmamak şartıyla seviyorlardı. Halâ da o şartla severler. Fakat hayatlarında emniyetli ve sağlam olmayı tercih ediyorlar."
“Hayır, hiçbir suretle... Eğer içinizde bu kurt olmasa, Cemal Bey’den veya herhangi bir adamdan korkmanıza imkân yoktur.
Sizdeki korku kendinize imansızlıktan. Siz siniksiniz. Sadece para için çalışıyor, ferdi saadetinizi düşünüyorsunuz.”
"Dostum, işler bizden sonra dünyaya gelmişlerdir. İşleri onları görecek adamlar icat eder. Biz de bunu icat ettik. Bunu bizden evvel kimsenin düşünmemesi veya başka şekilde düşünmüş olması müspet olmasına mâni midir, sanıyorsunuz? Biz bir iş yapıyoruz, hem mühim bir iş. Çalışmak, zamanına sahip olmak, onu kullanmasını bilmektir. Biz bunun yolunu açacağız. Etrafımıza zaman şuurunu vereceğiz. İçinde yaşadığımız havaya bir yığın kelime ve fikir atacağız. İnsan, her şeyden evvel iştir, iş ise zamandır, diyeceğiz.
Bu müspet bir hareket değil midir?"
O zamana kadar hademe denen mahlukun kendi hayatının şartlarına göre ayrı bir cennet tasavvuru olabileceğini hiç düşünmemiştim. Fakat saadet telakkimiz niçin hayat şartlarımıza göre olmasın?