Böyle ağız dolusu gülebilecekken, böyle neşeyle
şakalaşabilecekken, silaha sarılıp tıpatıp kendilerine
benzeyen başka insanlara kurşun sıkarak onları
delik deşik edemezler, die geçiriyordum içimden.
Ya da, böylesine güzel gülebilen insanlar ölmez,
öldüremez, diye geçiriyordum.
Yani, insan bir savaş alanıydı. Ceket, gömlek, pantolon
yada etek giymiş, kravat takmış, tıraş olmuş, kokular
sürmüş bir savaş alanı. Gülümseyen bir savaş alanı. Öpen
hatta, okşayan, konuşan, susan, çiçekler alıp çiçekler veren
bir savaş alanı...
Peki, bir barış bahçesi olamaz mıydı aynı insan?
Şöyle, güllerin kuş cıvıltılarına, kuş cıvıltılarının güllere
karıştığı, mutlu yüzlerle dolu rengârenk bir barış bahçesi?
Zaten, bir zamanlar bana ak sakallı kesenin anlattığına
göre, adına savaş denen şey, yeryüzünün herhangi bir
noktasında başlayıp herhangi bir noktasında bitmezdi.
Her şey gibi, o da insanda başlayıp insanda biterdi.
Bu yüzden, cepheler falanca dağda ya da falanca ovada
değildi.
Cepheler, bütün acımasızlıklarıyla insanoğlunun
içindeydi.
Toprağı titrete titrete yürüyen tanklar, art arda gümbür-
deyen toplar ve durup dinlenmeden kurşun kusan tüfekler
insanoğlunun içindeydi.
Hatta, henüz icat edilmemiş silahlar da insanoğlunun
içindeydi.
(...) Hep birlikte, el ele verip hayatın bu yokuşunu da aşacağız, hiç
üzülmeyin. Günün birinde bütün bu dertlare bir çare bulunucak.
Bunlar da geçecek bir gün, elbet bunlar da geçecek."
Geçmiyordu oysa; her şey günden güne kötüye gidiyordu.