• Sama: Xwedayekî lehengiyê nediyar yê li başûrê Hîndê ye.

    Samael: Xwedayekî afinêr e. Xiristiyaniya Gnostîkî de jêre dibêjin “xwedayê kor”.

    Semele: Xwedawenda Tarao-Frîgan e. Ew keça Kadmos ya mirîvan e û dayîka Dionysos e. Soma (puxte, essas): Xwedayekî piçûk yê hîndûsa ye.
  • Kitabı yakın zamanda bitirdim, söylendiği gibi müthiş öngörülerde bulunuyor huxley. bu nedenle ütopya veya distopya olarak sınıflandırmak hata olur diye düşünüyorum sadece öngörüsel bir kitap, biz ister miyiz istemez miyiz onun cevabını hoş bir şekilde bize bırakmış yazar, kitaptakileri okuyunca da çoğu kişinin yaşadığımız dünyayı tercih edeceğini düşünüyorum, ayrıca neden ford tapması var, dokuz yıl savaşları nedir, taraf kimdir pek açıklama olmayan kısımlar da var, o dönemde sistem oturmuş da ilk başta nasıl inanış değiştiriliyor vs es geçilmiş, neyse yine de çok iyi kitap orası kesin.Soma denilen ilaçla uyuşturulan, genetikleri ile oynanarak istedikleri gibi tüplerde yerleştirilen insanlar. Eski olan her şey yasak kitaplar,bilim,sanat,giysileriniz bile. Uyurken telkinlerle(hipnopedya) büyütülen çocuklar onlara telkin edilen şeylerle hayatlarını devam ettiriyorlar. Aile kavramı-ilişkide tek eşlilik yok hatta anne baba düşüncesi onlar için iğrençlik kabul ediliyor. Böyle bir dünyaya yavaş yavaş yaklaşırken bazı şeylerimizin çok benzeşmeye başladığına tanık oluyor insan. Kitabın sizi kendi dünyasının içine alıp gerçek dünyayı ütopya gibi gösteren bir tarafı var.
    Mustafa Mond ve Vahşi arasında geçen bir diyalog "Mutluluk
    ile eskiden insanların güzel sanatlar dediği şey arasında seçim yapmak gerekiyor. biz, güzel
    sanatlardan fedakârlıkta bulunduk. onun yerine duyusal filmlerimiz ve kokulu orgumuz var."
    "ama hiçbir şey ifade etmiyorlar."
    "kendilerini ifade ediyorlar. dinleyicilere hoş duygular ifade ediyorlar."
    "ama... ama gerizekâlının biri anlatıyor öyküyü."(şu an yayınlanan dizilerin gerizekalı senaristleri geldi aklıma)
    Not: ithaki yayınlarından aldıysanız kitabı sunuştaki Margeret Atwood yazısını geçin,sonra okuyun çünkü kitaba başlamadan kitap içeriğini öğrenmek pek hoş olmuyor.
  • Ölümden korkmadığımı gördünüz, komutanım; ben, ölmemekten korkuyorum. Yani, öldükten soma da bu acılar sürerse diye ödüm kopuyor! Acı çeken gövde mi, ruh mu? Bunu kesinlikle bilmek ne büyük mutlulukmuş!
    Kemal Tahir
    Sayfa 33 - İthaki Yayınları
  • 1930 yılında yazılmış. Orwell’in 1984’ü yazmasına ilham kaynağı olmuş bir kitap. Günümüzde kitabın distopya mı? Ütopya mı? Olduğu tartışmaları devam ediyor.
    Kitapta kurulan dünyada insanlar mutlulukları için sahip oldukları tüm toplumsal ve ahlaki değerlerinden vazgeçmişler. Tarih Forddan önce ve Forddan sonra diye bölünüyor. Bebekler laboratuvar ortamlarında dünyaya geliyor ve eğitim alıyorlar. Aile kavramı yok. Evlilik yok. İsteyen her istediğiyle beraber olma özgürlüğüne sahip. Aşk yok. İnsanlar dünyaya gelir gelmez sınıflara ayrılıyorlar. Her gruba ait olduğu sınıfa şükretmeyi öğretiyorlar. Eğitim şartlı koşullanmaya laboratuarlarda veriliyor. Her şartta kapitalizm öğretileri ön planda tutuluyor.
    İnsanlar mutsuzluğa düştükleri an Soma denilen uyuşturucuya başvuruyorlar. Her sınıftan insanın soma kullanma hakkı var.
    90 yıl önce yazılmış. gençlerimiz için ütopya bizler için distopya dünyası oluşturulmuş. Çok beğendim. Okumayı düşünenler için tavsiyem, kitabın üçüncü bölümündeki diyaloglar sizi bezdirmesin. Devam edin.
  • Dün, bugün ve yarın bile en çok isteyeceğimiz şeydir "istikrar.

    İstikrar olmadan başarı olmaz! Yazar bu mevzuyu ironik bir dille anlatırken kullandığı öğeler insanı baştan çıkartmaya yetecek kadar etkileyicidir.

    Sınırsız zevk ve eğlence.
    Herkes herkes içindir.
    Düşünme, araştırma, sorgulama, itaat et.
    Canın çok sıkılmışsa, öfkelenmeye başlamışsan bir tablet soma sana iyi gelir.

    Savaşın olmadığı, insanların mutlu ve huzurlu olduğu bir dünya hayal edenlere "vahşi"nin anlatımları okunmalı. Tek eşliliği savunan, özgürlüğü anlatmaya çalışan, insanların tektipleşmesini eleştiren Vahşi!

    Cesur Yeni Dünya bugünlerden esintiler barındırırken yarınlar içinse ipuçları veriyor. ..
  • - Sürpriz bozan uyarısını bir iliştireyim de şuraya sonra demedi demeyin -


    İnsanların sınıflara ayrılıp "kuluçkadan" çıkarıldığı ve herkesin (bir kaç istisna dışında) sınıfını kabullenip görevini yerine getirdiği, hastalıkların, açlığın ve yaşlılığın olmadığı, cinselliğin "herkes herkes içindir" mottosuyla yaşandığı, en ufak bir can sıkıntısında yan etkisi olmayan soma isimli keyif verici hapların kullanıldığı, insanların asla yalnız kal(a)madığı bir dünya, MUTLU olmak için yeterli değil midir?


    Sokağa çıkıp rastgele on kişiye sorsak "mutluluğun formülü nedir" diye, ki daha önce soranlar oldu, o yaşlı amca denk gelmezse, popüler cevaplar; işim olsun, karnım doysun, her daim genç kalayım, şu romatizma derdinden kurtulayım, aşk acısı çekmeyim ya da sevdiğime kavuşayım, savaş olmasın barış olsun minvalinde olacaktır. E peki Huxley' in çizdiği dünya? Tıpatıp aynısı değil mi?

    Biz zannediyoruz ki bu istediklerimiz olsun ama biz yine biz olalım, aynı kalalım. Olmaz işte o iş arkadaş, nasıl ve neden olmayacağını da Huxley 1932'de anlatmış. Belki yazarın anlatmak istediği bu değildi, belki o günkü insanları eleştirmek ve geleceğe yönelik bir öngörüde bulunmaktı amacı ama ben kendi adıma bunu da çıkardım bu kitaptan.

    Mutluluğu isterken bir şeylerden, hatta bizim için oldukça önem arz eden bir şeylerden feragat etmek zorunda kalabiliriz. O düşlediğimiz "cennetvari" dünyaya kavuştuğumuzda bu günleri mumla arayabiliriz ya da o bilinçte bile olmayabiliriz. Ne diyordu Denetçi Mustafa Mond:
    "Şanslı çocuklarsınız! Sizleri duygusal açıdan rahatlatabilmek için- mümkün olduğunca duygulardan esirgeyebilmek için- hiçbir zahmetten kaçınmadık."(syf 67)

    Kısacası öyle bir dünyanın var olabilmesi için en basitinden duygularımızın olmaması ve bize dayatılan gerçekliğe sorgusuz sualsiz itaat etmemiz gerekir, böylece belki şirinleri bile görebiliriz.

    Karakterlere gelince; her biri ayrı derinlikli, ayrı ayrı katkı sağlayan karakterlerdi ama John(Vahşi) ve Mustafa Mond daha ön plandaydı ve roman için daha büyük önem arz ediyorlardı bana göre. John' un ikilemleri ve Mond'un konuşmaları olayları ve karakterleri daha iyi anlayıp empati kurabilmemiz açısından okuyucuya ışık tutar nitelikteydi.

    Kapanışı Margaret Atwood'un sunuş bölümündeki cümlesiyle yaparken; düşünen ve hisseden insanlar olarak kalmayı diliyorum.

    "Her şeyin ulaşılabilir olduğu bir dünyada hiçbir şeyin anlamı yoktur."