Dedemin hayatının sonu gelmişti. Üç ay süren ölümünün de sonu gelmişti. O yatakta, bir zamanlar içinde dedem olan küçücük bir adam yatıyordu. Ölüm gelmiş, dedemin içinde bir süre yaşamış ve sonunda onu alıp gitmişti. Süre dolmuştu. Bu kadardı işte, olmuştu ve bitmişti.
‘’Kapı öyle çaaat diye kapanmadı. Sinirli değildi demek. Keşke sinirli olsaydı. Sinir benim en sevdiğim duygu. Vücudumun en az yüzde yetmişi sinir. Ben çoğu zaman sinirimin refakatçisi olarak yaşıyorum. Arada bir sinirimi gezmeye çıkarıyorum, acıktığında besliyorum, bakacak kimseyi bulamazsam işe götürüyorum, sayesinde hem hayatta kalıyor hem ölüyorum. Keşke diyorum sinirli olsaydı. Bu duyguyu avucumun içi gibi biliyorum çünkü, geçiyor. Ortalığı bir anda toza dumana katsa da geçtikten sonra öyle demek istememiştim canım, özür dilerim bir tanem… Sinirli değildi ve kapı çaaat diye değil tık diye kapandı. Hafifçe. Tık.’’
‘’Başım biraz ağrıyordu evet çünkü bir şeyler söylemek isteyip de söyleyememek genelde böyle bir etki yapıyor. Sözler insanın boğazında kalınca… Sözler insanın boğazında kalınca yutkunmaya çalışıyorsun. Yutkun yutkun yutkun. Midede de ağrı başladıysa bil ki orada çalkalanıyorlar. Tamam. Hazmet. Sindir. Sonra? Sonraki yol öyle değil. Yerçekimi tanımıyor sözler. Uçan balonlara dönüşüp yeniden kafana doğru süzülüyorlar.
Aklının içinde uçan balonlar.
Durdukça şişiyorlar.
Şiştikçe ağrı.
Bir patlasalar…’’