Hepimiz sıfırdan başlıyoruz. Sıfırdan bile daha geride hatta. Ağlaya zırlaya, zarafetten alabildiğine uzak bir yerden başlıyoruz. Kendi ihtiyaçlarımıza kafayı takmış oluyoruz. Ve ölüler bize bununla ilgili hiçbir şey öğretemiyor. Ne bir hakikat, ne geride kalan tabletler ne de bir kanıt. Yaşayıp acı çekmek, sonra aynısını yapsınlar diye çocuklarınıza da bunu öğretmek zorunda kalıyorsunuz. Alışkanlık, uzaktan bakıldığında mutluluğa benzeyebiliyor.
Bir kitaba bir hakikat yazdığınızda, beş yüz yıl sonra doğan biri kalkıp o hakikatin üzerine bir şey koyabiliyor. Onu geliştirebiliyor, daha kullanışlı bir şeye dönüştürebiliyor. Kolay. Ama ruhen öğrendiğiniz şeyler aktarılamıyor işte.
“Ama ölmek istiyorsun. Ve ölümünün görkemli olmasını istiyorsun. Tüm İranlı erkekler gibi.”
“Yani, evet. Ama herkes eninde sonunda bunu istemez mi? Ölümlerinin bir anlam ifade etmesini? İstemesinler mi?”