İzmir’e, o beklediğim taze başlangıca vardığımda güneş batıyordu. Kordon’un turuncu ışıkları denizin üzerinde dans ederken, Ziba’nın bahsettiği kafeyi buldum. Kalbimdeki heyecan, yerini yavaş yavaş garip bir huzursuzluğa bırakıyordu.
Kafenin bahçesinde, denize karşı tek başına oturuyordu. Beni fark ettiğinde yüzünde beliren ifade beklediğim o sıcak karşılama değildi. Yüzünde, bir şeylerin ters gittiğini haykıran, hüzünlü bir tebessüm vardı. Yanına vardım, sandalyeyi çekip oturdum. "Ziba?" dedim, sesimdeki umut titrek bir yaprak gibiydi.
Ziba, gözlerini benden kaçırıp denizin derinliklerine dikti. "Gelmen ne kadar cesurca," dedi. Sesi, sanki aramızda aşılması imkansız bir duvar varmış gibi mesafeliydi. "Ama bazen, yeni bir melodiye yer açmak için önce o alanı tamamen boşaltmak gerekir. Sen zihnindeki şarkıları kapattığını söyledin; ama ben artık yeni melodileri değil, sadece sessizliği dinlemek istiyorum."
Çantamdan çıkardığım o temiz sayfa, sanki bir anda görünmez bir mürekkeple karardı. "Anlamıyorum," dedim, sesim çatallanarak.
Ziba yavaşça ayağa kalktı. "Senin aradığın şey bir başlangıç," dedi gözleri dolarak. "Benim ise aradığım, bir son. Senin hayatındaki o büyük ağırlıktan kurtulup yeni bir ışığa yürüme isteğin, benim ruhumdaki o derin yorgunlukla asla örtüşmüyor. Sen yaşama tutunmaya çalışıyorsun, ben ise sadece akışa bırakmaya... Biz aynı yöne değil, birbirimize zıt kutuplara bakıyoruz."
Arkasını dönüp Kordon’un kalabalığına karışmadan önce son kez duraksadı. "O melodiyi hiç başlatmamalıydın," dedi. "Çünkü bazı insanlar güneşli günleri sevmez, onlar sadece akşam karanlığının getirdiği o soğuk huzuru arar. Sen o güneşin ta kendisisin, bense çoktan gölgede kalmış biriyim."
Gözden kaybolduğunda, martı sesleri artık bir şarkı gibi değil, bir çığlık gibi geliyordu.