• 83 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Stefan Zweig'in severek okuduğum en güzel kitabı benim için. Zweig'in çoğu eserini okudum. Her biri ayrı güzel ama Satranç'ın yeri ben de ayrı. Sebebi ise hem kitabı çok sevmem hem de Zweig'i bu kitapla tanımam. Aslında bu kitapla olan hikayemiz çok eskiye dayanıyor. Ben ortaokula giderken öğretmenimiz bir kitap okuyup onu anlatacaksınız demişti. Ben de Satranç'ı seçmiştim. 12-13 yıl öncesinde okumuş olduğum, bende büyük izler bırakan ve Zweig'i sevdiren kitap.
    .
    En önemli şey ise Satranç, Zweig'in edebiyata vedasıdır ama aynı zamanda yaşama da bir vedadır. Eşi Lotte'yle birlikte 1942 yılının 22 Şubat günü intihar etmeden önce, tamamladığı son yapıttır.
    .
    Kitabın incelemesine gelirsek eğer, şunu söyleyerek başlamak istiyorum ki, bir insan köylü olabilir. Dış görünüşü kötü olabilir, kıyafetleri kirli ve yırtık olabilir. Ama bunlar, sizin o insan bakış açınızı değiştirmez. İnsanı insan yapan dışındakiler değil, içindekilerdir. Bence kitap ilk olarak bunu söyletiyor. Beklenmedik insanlardan beklenmedik cevherler çıkabilir. Hatta bir dünya şampiyonu!
    .
    İkinci olarak şunu söylemeliyim, içinde bulunduğumuz durumlar bizi bazen istemediğimiz veya zorunda kalarak yapacağımız bir takım faaliyetlere götürür. Dr.B'nin içinde bulunduğu yoksulluk ( Madde yoksulluğu), sıradanlık karşısında onun eline geçen, daha önce ilgisi olmayan fakat bu hayatın sıradanlığı karşısında onu sadece bu şeye mahkum bırakacak kitaba yönelir. Onu öyle bir özümser, öğrenir ve elindeki bilgilerin yetersizliğinden yeni yollara başvurur. Artık o hiçbir bilgiyi gerektirmeyen ve silinemeyecek, elle tutulamayacak bir oyun bulur. Bu oyun ile artık o çok değişmiş, karşı tarafa kızdığını sandığı ama aslında kendisine kızdığını fark etmeksizin bu oyuna kendini kaptırır. Ve artık onun yaşadığı durum satranç zehirlenmesidir.
    .
    Kitaptaki iki karakter olan Mirko Czentovic ve Dr. B'nin betimlenmesiyle bir takım olaylar anlatılır. Bu kitabın Zweig'in son eseri olmasına ve yaşamına son vermesine neden olabilecek olaylardır. Toplumsal değerleri, Avrupa kültürünün ve Avrupalılığın çöküşünü anlatır. Yazıldığı dönemde Almanya'nın başında olan Hitler'in yansıması olarak Mirko Czentovic'i anlatırken, bu çöküş karşısında hem Avrupa'yı hem de bütün dünyayı anlatan Dr.B .
    Bu iki karaktere baktığımızda bir tarafta Hitler'in diğeer tarafta da karşısına almış olduğu dünyanın çatışması yaşanır.
    Bu olaylar nedeniyle Zweig, Almanya'dan ayrılıp Arjantin'e gitmiştir.
  • 396 syf.
    Madame Bovary, kendini, içinde yaşadığı çevreden üstün gören, kocasıyla geçirdiği donuk hayattan nefret edip daha hareketli, daha heyecanlı, daha şatafatlı bir yaşam isteğiyle kendini bir takım aristokratların lüks yaşamla ilgili telkinlerine kaptıran ve taşra çapkınlarının emellerine âlet olan bir kadının hikâyesidir.

    Gustave Flaubert, eserini her bir cümlesine ayrı ayrı ihtimam göstererek beş yıl gibi uzun bir sürede tamamlıyor. İlk kez 1857 yılında yayımlanan eser, ahlaka ve dine aykırılık taşıdığı gerekçesiyle kamuoyunda ciddi bir infiale sebebiyet veriyor ve nihayetinde mahkemelik oluyor. Fakat Flaubert ve avukatının yaptığı eşsiz savunma sonrasında kitap hem özgürlüğüne kavuşuyor hem de bu süreç kitabın tanınırlığını ve değerini artırıyor. Öyle ki Mademe Bovary, ünü yazarından önde giden bir kitap olma unvanını hak ediyor.

    Mahkemedeki savunması esnasında “Madame Bovary kimdir?” sorusuna “Madame Bovary benim!” diyerek cevap veren Flaubert, aslında, özelde dönemin Fransa’sına genelde ise çağına bir ayna tuttuğunu ve Madame Bovary’i yazmakla yaptığı işin sadece bu aynaya yansıyanları dile getirmeye çalışmaktan ibaret olduğunu ifade etmek istiyor. Diğer natüralist yazarlar gibi Flaubert de gerçeğin çirkin ve olumsuz yönlerini ele alıyor; bir taraftan toplumdaki tefessühü, mefsedeti, sefaleti ortaya koyarken bir taraftan da toplum tarafından dışlanan yoksulları, köylüleri anlatıyor. Dâhil olduğu düşünce sistemine göre bir insanın duyguları, tutkuları, düşünceleri, eylemleri soyunun ve içinde yetiştiği doğal ve toplumsal çevrenin etkisiyle oluştuğu için Emma’nın yani Madame Bovary’nin karakterinin oluşmasında ailesi kadar içinde yaşadığı toplumun da tesirinin olduğuna işaret etmek istiyor.

    Kitap boyunca Madame Bovary’nin ruh hâli o kadar güzel tasvir edilmiştir ki, bugünkü psikoloji ilminde, kişinin iç dünyasındaki çatışma ve krizlerin karşılığı olmak üzere Bovarizm kavramsallaştırılmıştır. Bovarizm, kendini diğer insanlardan farklı ve üstün görerek bulunduğu durumdan asla hoşnut olmayan, sahip olduğu yaşam koşullarıyla bağdaşmayacak şekilde muhal hayaller peşinde koşan, her daim tatminsizlik hâli yaşayan ve böylece sahip olduğu imkânların hiçbir şekilde farkına varmayan kişilerin içinde bulunduğu durumu ifade etmek üzere kullanılmaktadır. "Ne olursa olsun mutlu değildi, hiçbir zaman mutlu olmamıştı. Hayatın bu yetersizliği, dayandığı şeylerin hemen bozulup çürümesi nereden geliyordu?" Bu nokta-i nazardan baktığımızda aslında her insanın bir Madame Bovary olma potansiyeli var gibi görünüyor. Projektörü, içinde kendimizi de görecek şekilde günümüz dünyasına çevirdiğimizde bugün insanların kaçta kaçının mutlu ve bulunduğu hâlden memnun olduğunu, kaçta kaçının kısmetine düşene kanaat ettiğini ve sahip olduklarına şükrettiğini, kaçta kaçının başkasının elindekine göz dikmediğini ve ona sahip olmayı düşünmediğini ya da tekâsür yarışında olmadığını söyleyebiliriz?

    Madame Bovary’nin lüks bir hayatı arzu etmesini tetikleyen ve kamçılanan bu ihtirası uğruna boğazına kadar borç batağına saplanmış olmasına rağmen müsriflikten ödün vermemesine sebebiyet veren kişi olarak, karşımıza, aristokrat bir aileye mensup olan politikacı Marquis d’Andervilliers’ın telkinleri çıkar. Vicdan ve merhamet yoksunu bir esnaf olan Leheureux’un sayesinde ise en güzel kıyafetlerden, perdelerden, mobilyalardan, süs eşyalarından haberdar olur Madame Bovary. Harcadıkça daha çok harcamak, aldıkça daha çok sahip olmak ister.

    Bugüne baktığımızda, düne kıyasla, insanların kazandıkça bahtiyarlıklarının artacağını, harcadıkça kalplerinin ve ruhlarının mutmain olacağını ihsas etmeye çalışan ne çok unsur var! Kapitalist sistemin ayakta kalabilmesi için gerekli olan daha çok üretim ve ona muadil olarak daha çok tüketim şartı sebebiyle insanlar sürekli daha çok kazanmaya ve daha çok tüketmeye teşvik ediliyor. Modern reklamcılığın cambazlıklarına ve birbiri ardına yağmur gibi piyasaya sürülen ürünlerin satılması için sahte ihtiyaçlar yaratma gayretlerine istinaden bugün insanlar, sadece asli ihtiyaçlarını gidermek için değil, sürekli modası geçen eşyaların son sürümlerini alabilmek ve yine sırf daha çok harcayabilmek için de kazanmak istiyorlar. Çünkü alış veriş yapmanın, yeni ve lüks bir eşyaya sahip olmanın kendilerini mutlu kılacağına inandırılıyorlar. Bunun için yazılı ve görsel medyada yapılan reklamların yanında sosyal ağlarda yapılan gerek fotoğraf gerekse video paylaşımlarıyla bu dürtü daha da kamçılanıyor. İnsanlar moda olanı kullanmaya, zengin ve ünlü insanların hayatlarını yaşamaya özendiriliyorlar. Lakin bu çoğu zaman mümkün olmuyor. Mümkün olabildiği kadarı ise insanları tatmin etmiyor, bilakis bu yöndeki hırslarını körüklüyor. Sonuçta; elde ettiğiyle yetinemeyen, sürekli daha fazlasını isteyen, bunu isterken de kendi hayatının şart ve imkânlarından uzaklaşan, onları yadsıyan gerçeklikten kopuk insanlar ortaya çıkıyor. Yoksa kimi insanların asgari ücretle çalışmalarına ve o sınırlı imkânlarıyla bir aileyi geçindirmek gibi bir yükümlülük taşımalarına rağmen, örneğin, bilmem kaç bin liralık falan marka telefonlarını mutluluklarının belgesi ve varlıklarının ispatıymışçasına karşısındakilerin gözüne gözüne tutup durmalarındaki davranışsal ve ruhsal garabet neyle ve nasıl izah edilebilir!

    İyilik ve kötülük bir öz olarak her insanda mevcut; zira insanın yaratılış anında fıtratına takva da kodlanmış fücur da. Bu kabiliyet ile bir insan iyi ve doğru olanı da tercih edebilir, kötü ve yanlış olanı da. Güzel ve makbul işler de yapabilir, çirkin ve merdut işler de. Taltif edilip takdir de kazanabilir, tenkit edilip tehacüme de uğrayabilir. Tercih meselesi… Dikkatleri teksif etmenin gerektiği nokta, hangi tarafın beslenip, hangi tarafın tüketildiğinedir. Nüve hâlindeki takva ve fücurdan hangisinin verilen su ve gübre ile filizlenmesine ve dal-budak salmasına imkân verilirken hangisinin üstünün örtülüp küllenmeye ve çürümeye mahkûm edildiğinedir. Madame Bovary’nin bütün yatırımları fücur tarafına oluyor. Yalnız Flaubert’in ima ve işrap ettiği gibi bütün bunları yaparken ve yaşarken o yalnız değildir. Sonuçta herkes gibi o da bayağı hayatın sahibi bir toplumun bayağı hayat yaşayan bir müntesibidir.

    19. yüzyıl Fransa’sının yargıları ile ahlak ölçülerindeki riyakârlığı müşahhas hâle getirmek isteyen Flaubert, bir yerde “Toplumun mahkûm etmediği bir tek duygu var mı? En soylu içgüdüler, en temiz sempatiler hırpalanıyor, kötüleniyor.” dedirtir romanının kahramanlarından Rodolphe’e, başka bir yerde ise “Fakat iki türlü ahlak vardır; biri, küçüğü, göreneğe kaçanı, insanların ahlak dediği şey, durmadan değişen ve yüksek perdeden atıp tutan, saman altından su yürüten, şurada gördüğümüz budala toplantısı gibi, çıkarcıların ahlakı. Fakat öbürü, ebedi ahlak; etrafımızı saran peyzaj ve bizi aydınlatan mavi gökyüzü gibi, çepeçevre ve yukarda bulunan ahlak.” dedirtir. Toplum, sahip olduğu “irade”nin kendisine yüklediği sorumluluklardan kaçıp yaşadığı her olumsuz durumu “kader”den bilen, kendini temize çıkarmak ya da ihmalkârlıklarını örtbas etmek uğruna olumsuz sonuçları mütemadiyen kadere yükleyen insanlarla doludur. Rodolphe; “Kabahat benim mi? Hey Allah’ım! Hayır, hayır, kaderden başka suçlu yok!” derken Charles da “Hayır, artık size düşmanlık beslemiyorum! Kabahat alınyazısında!” der.

    Flaubert’in eleştirisinden din, din adamları ve kutsal kitap da nasibini alır, eczacı Homais’in diliyle. Kilisenin edebiyata ve sanata gösterdiği tepkiyi, bilim adamları ve sanatçıları aforoz etmesini, günah çıkartma bahanesiyle din adamlarının kilise adına gelir elde etmesini, -ruhbanlık adı altında- papazların evlenmemelerine rağmen çoğu zaman edep ve hayâ kurallarını zorlayan tavır ve davranışlar içinde olmalarını bazen alaycı bazen de sert bir üslupla dillendirir Homais. “Dansözlerin bacak oyunlarını seyretmeye gitmek için sivil giyinen nice papazlar tanıdım.” der. Kasabanın rahibi Mösyö Bournisien’le tartışırken kutsal kitap hakkında “Siz de bilirsiniz... bir hayli huylandırıcı... ayrıntıları, gerçekten açık saçık şeyler vardır içinde! Bir genç adamın eline verilecek şey değildir o kitap!..” diye haykırır.

    Gerçekte kimdir hür olan, kimdir gerçekte esaret hayatı yaşayan! Arzu ve tutkularının kölesi olmuş bir insandan hür diye bahsedilebilir mi! Okuduğu “azgın şehvet betimleri” içeren romanların da tesiriyle sürekli ihtiraslarının ardından giden ve şehvetinin isteklerini yaşamakla saadete ereceğini vehmeden Emma için özgürdür denilebilir mi? Bebeğini emzirmesi için verdiği sütannenin, penceresinin camı bile olmayan, her tarafından sefalet akan bir evde yaşadığını ve çocuğunun, o odadan çıkarken ayaklarını temizlemek için eşiğe silmek zorunda kalacak kadar pislikler içindeki pejmürde eşyalar arasına yatırılmış olduğunu gördüğü hâlde acımadan, arzularını tatmin etmek için arkasına bile dönüp bakmadan bırakıp gidecek kadar muhteris olan bir kadın için en iyi dille ne söylenebilir? Kayınpederi henüz vefat etmişken ve kayınvalidesi ile eşinin hüzünleri henüz pek tazeyken onlarla aynı masada, onların üzüntüsünü paylaşıyor gibi görünmesine rağmen aslında müptelası olduğu isteklerinin gerçekleşmesi derdine düşen bir şehvetperest için en iyimser şekilde ne düşünülebilir? Emma nerededir "Rabbim! Zindan bana bunların benden istediklerinden daha iyidir.” diyen Yusuf (as) nerede!

    Mevcudat içindeki her şey zıddı ile kaimdir, her şeyin kıymeti zıddı ile bilinir. Flaubert da Madame Bovary gibi bir karakteri çıkarmakla okurlarının karşısına, âdeta ahlakın, iffetin, erdemliliğin, sadeliğin, namusun, tevazuun, dürüstlüğün değerini mesani ilkesi ile fark ettirmeye çalışır. Roman her ne kadar yayımlanmasının ardından ahlaki ve dinî duygulara zarar veriyor, onlara hakaret ediyor düşüncesiyle büyük eleştirilere maruz kalsa da Madame Bovary okuyucunun baktığı pencereye göre farklı çıkarımların elde edilmesini ve umulmadık bir biçimde hisse alınmasını sağlayabilir. Tam tersi bir durum da söz konusu olup bu herhangi bir kitap için böyle olduğu gibi bütün kitapların kendisinin daha iyi anlaşılması için okunduğu Kitap için de öyle değil midir?

    Uzun psikolojik tahlillerin ve geniş tasvirlerin yer aldığı kitaptaki edebi zevki tadabilmek, Emma’nın etrafında gelişen olaylar örgüsünden haberdar olabilmek ve bir döneme tanıklık ederken günümüzü de görebilmek için Madame Bovary’in okunması gerekiyor.

    https://www.dunyabizim.com/...dir-makale,1699.html
  • 103 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Şeker Portakalı ve Güneşi Uyandıralım'dan sonra Zeze'nin maceraları Deli Fişek'te devam ediyor. Artık delikanlılık çağına ulaşan Zeze ile birlikte yazar gençlik sorunları ve çözümleri üzerine kitabını kurmuş. Çocukluğunda yaramaz, haşarı, ele avuca sığmaz, hayalci bir kişi olan Zeze'nin gençliği de bu eğilimlerin izlerini görmek mümkün ama bir farkla ; Artık hayaller bitmiş ve hayatın acımasız yüzü kendisini Zeze'ye tüm çıplaklığı ile göstermiştir. Ona bu zorlu anlarda tek yardımcı olan ise aşk olacaktır. Bu kitap belki tamamen hayal ürünü olsaydı Zeze çok daha başarılı bir kişi olarak fakir ailesinin gurur kaynağı olabilirdi ama yazar Vasconcelos'un kendi hayat hikayesi olduğunu (yada çok büyük benzerlikler taşıdığını) göz önünde bulundurursak sonuçtan pek memnun olmayarak seriyi tamamlayabiliriz. Yazarın "en iyi kitabım" ifadesinin aksine serinin en zayıf kitabı. Tavsiye etmemek gibi bir durum tabii ki söz konusu değil, artık bizden birisi olmuş Zeze'yi son yolculuğuna çıkarmak için herkese tavsiye edilir.
  • 349 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Cemil Meriç ile ilgili konuşmak o kadar kolay değil. Çünkü Cemil Meriç, sistematik bir düşünür değil. Ama Cemil Meriç’i ben de yaşadığımız süreçte özellikle, medeniyet krizi sürecinde, bu krizin nasıl aşılabileceğine dair bir zihin mimarisi ortaya koyması açısından önemli bir yerde görüyorum. O açıdan sistematik olmamasını da önemsiyorum açıkçası. Krizin yaşandığı dönemlerde sistematik düşünenler çıkmaz. Sistematik düşünenler, kriz anlarında, ister istemez krizi daha da büyütebilirler. Çünkü daha sınırlayıcı, sınırlandırıcı tariler, yorumlar geliştirecekleri için sonuçta ufuk açıcı çalışmalardan çok ufukları daraltıcı çabalara bizleri yönlendirirler. Bu açıdan Cemil Meriç’in sistematik olmamasını önemsiyorum. Ve okumaya çalışıyorum bu acıdan.Biraz konu bağışından hem uzak hem yakın şunu söyleyecem;

    Cemil Meriç eserlerini okurken düşündükçe aklıma iki kişi geldi hep.
    Benimki tekrar gibi olacak ama içimdeki bu şeyi ifade etmeme izin verin lütfen. Batıda Nietzsche ile, doğuda Ali Şeriati ile aynı paralelde değerlendirmeye çalıştım Cemil Meriç’i. Şimdi Nietzsche, nihilist olarak bilinir Türkiye’de. Hâlbuki nihilizme karşı olan biridir. Nietzsche’nin öldürdüğü tanrı, ölmesi gereken tanrıdır. Çünkü onun öldürdüğü tanrı, Batıda onun öldürdüğü tanrı, artık insanların elinin hamuru olan bir tanrıdır. Ve bu tanrı yok edilmelidir. Nietzsche, aslında bunu başardı. Ama Nietzsche Batı toplumunun dinine, ahlakına, tanrısına karşı saldırırkenki ifadeleri Türk aydınlar tarafından (tırnak içinde kullanıyorum bu ifadeyi) Türkiye’ye taşınması sonrasında farklı bir resimle çıkartıldı karşımıza. Nietzsche portresi, tanrıya karşı olan, gerçekten tanrıya karşı olan yani Batı’nın Hıristiyan tanrısına değil, ahlakına değil, tanrıya, ahlaka karşı olan biri olarak tanımlandı. Hâlbuki kendisi bir hakikat arayıcısıdır. “İslam’ın önünde diz çökmeliydik” diye haykırmasının sebebi de budur.

    https://www.google.com/...da-ne-soylemisti/amp
    (Detaylı yorumu Nietzsche kitapları altında yapacağım)

    Ali Şeriatiye baktığımızda aynı durumu görüyoruz. Bunlar aynı zamanda çağdaştır. Bu yüzden bu örnekleri veriyorum. Ali Şeriati, örneğin bir kitabında der ki: “Ben İran’da Sünni olarak telakki edilirim. Ama herhangi bir Arap ülkesinde Şii olarak telakki edilirim. Bu benim kaderim” der. Yani niçin böyle, aydın denilen kesimin niçin böyle bir yanlış anlaşılma durumu ortaya çıkıyor? Çünkü bakılan yer, baktığı yer çok farklı bir perspektiften, çok üst bir perspektiften... Üst derken, elit, havas anlamında söylemeye çalışmıyorum. Bütünü görmeye çalışıyorum. Ormana bakmaktan ağaç göremeyiz. Ama bazen de ağaçları görmekten bütün bir ormanı fark edemeyiz. Bir akasya ağacını gördüğümüzü düşünelim, bütün bir ormanın akasya ağacı olduğunu düşünürüz. Bir ağacın, yani önümüze çıkan her ağaç, aslında akasya ağacı olarak nitelenir. Dolayısıyla ıhlamuru, kayını ve diğer bin bir ağaç şeklini onlar arasındaki benzerlikleri, uyumları, çok güzel olan durumları yani o temaşa biçimine indirgemiş oluyoruz. Dikkat ederseniz uzaklaşıyoruz. Hepsini birine derc etmiş oluyoruz. Ormanı göremiyoruz, ağaca bakmaktan. Ama bazen de diyoruz ki o zaman bütünü görmeye çalışalım. Bütünü görmeye çalıştığımızda da hepsi kaybolup gidiyor. Yine farklar ortadan kalkıyor. Yani benzerlik de, farklılık da o derecede önemli. Bütünü görme açısından.
    Nietzsche, Ali Şeriati, Cemil Meriç, bütünü görmeye çalışırken parçalardan uzak kalmayan kişilerdir. Her bir parçayı tek tek göstermeye ama bu parçalardan müthiş.
    bir şekilde bir ahenk ortaya çıkartmaya çalışan yani var olan ahengi göstermeye çalışan, işte bu anlamda hayret makamında olan kişilerdir. Bütün içerisindeki o parçaları yakalamaya çalıştığımızda sanırım Cemil Meriç en iyi anlaşılması gerekilen kişilerden biri olmaktadır.

    Cemil hocanın kıymetli eseri medeniyet içerisinde yer alan umranligi eserinde açıklar.Biraz ağır dili ben yer yer sözlük kullandım ama kesinlikle okunmasi gereken Cemil meric eseerinden biridir.

    Cemil hoca eserini 5 ana bölüme ayırmış bölümlerin başlıkları ise şöyle;

    1-)Çağdaş Uygarlık Düzeyi
    2-)Medeniyetin Ölümü
    3-)Araftakiler
    4-)İdeoloji
    5-)Traduttore Traditore

    Cemil hoca kitabın başında , değişmeyen bir gerçeği açıkçamakla başlar, ;

    "Bütün Kur’an’ları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalı’nın gözünde Osmanlıyız; Osmanlı, yani İslâm. Karanlık, tehlikeli, düşman bir yığın!”

    Bu tespitle Cemil hoca yunan mucizesi başlığı altinda , değişmeyen bir gerçeği açıkça ifade eder: Osmanlı Batılılaşmasının nafileliği...

    Avrupa, Yunan mucizesi üzerinden anlatır Yunancılıkta birleşir. Osmanlı aydını, zamanında Yunan mirasında önemli bulduğu bilgileri almıştır ama Cemil Meriç’in yeniçağ Osmanlı aydını (intelijansiya), Yunanperest bir tablo çizmektedir.Bu konuda Cemil hoca "Yunanperestlik, Truva’ya sokulan at.” demektedir.

    Bugün baktığımız zaman dahi görebiliriz pek tabii mültecilere yapilan ve ülkemizin darbeyle imtihanında farklı davranmışlardır.Yunan medeniyetinin sefil, hayâsız ve iğrenç olduğunu, bilimde sanıldığı gibi her şeyi onların keşfetmediğini haykırır cemil hoca . Bunu güzel bir vecize ile anlatmış. “Gübreden güzel çiçekler fışkırır, doğru! Ama lağımdan çiçek fışkırdığı görülmemiştir"

    Çağdaşlaşmaya da değinir Cemil hoca. Batılılaşma miti eskiyince çağdaşlaşmanın çıktığını belirtir. Çağdaşlaşmayı, makyajı tazelenmiş Batılılaşmaya benzetir. “Çağdaşlaşmak, elbette ki Avrupalılaşmaktır. Avrupalılaşmak, yani yok olmak.” şeklinde belirtir.

    Çağdaşlaşmayı kendi derisinden çıkmak, kendi tarihine ihanet etmek ve köleliğe peşin peşin razı olmaktan başka bir şey olarak görmemektedir.

    Çağdaşlaşmanın halk vicdanındaki tanımının maskaralaşmak, gâvurlaşmaktır. Ancak bütün aydınların kendilerini Batılılaşma furyasına kaptırmasından rahatsızdır; onların bir hıyanet psikozu içinde olduğunu söyler. Tanzimat’tan sonra aydın; kendi tarihinden, kendi insanından koptuğu ölçüde aydındır. Avrupalının tarihinin bir masaliyattan ibaret olduğunu şu cümleleriyle açıklar: “Avrupalının yazdığı tarih, Hıristiyan Avrupa’nın gururunu okşayacak bir masallar yığınıdır.” Metternich’ten, “Batı kanunlarının temeli Hristiyanlıktır. Türk kalınız. Avrupa’nın temel kanunları, Doğu’nun örf ve âdetlerine taban tabana zıttır. İthal malı ıslahattan kaçının. Bu gibi ıslahat, Müslüman memleketleri ancak felakete sürükler.” tespitini aktarır. Bu cümleleri düşünmek gerekir.

    Aradakiler bölümünde;
    İbn Haldun’u tarif ederek başlıyor ve onun için orta çağın karanlık gecesinde muhteşem ve münzevi bir yıldız diyor. Daha sonra İbn Haldun’un en önemli eseri Mukkadime’yi sayfalarca işliyor. Mukaddime için yepyeni bir ilim ortaya çıkardığını beşeri umranı meydana getirdiğini söylüyor. Meriç İbn Haldun’un gözünden iktisadi, eğitim, coğrafyayı, tesanüdü (asabiyet) ele alır. İbn Haldun’un görüşlerinin doğruluğunu ispat etmeye çalışır. Üstad daha sonra siyaseti ve siyasi düşünceyi ele alır.

    “Türk insanının en büyük noksanı siyasi düşünceye gözlerini tamamen kapamış olmasıdır. Bütünü bilmediğimizden ya sloganlara esir olduk ya ideolojilere köle” der

    Üstadın kapitalizmle ilgili önemli tespitlerinden biri olan Rasyonalite, kapitalizmin hem yaratıcısı hem eseridir. Calvin’in kaderci dünyasından yola çıkarak eşyanın ferman dinlettiği dünyanın, kapitalist Avrupa olduğunu söyler. Max Weber’in görüşünü aktarır; Avrupa insanını dünyanın efendisi, eserinin kölesi yapan kapitalizmdir. İslam ülkeleri Batı’dan daha akılcı olmasına karşın kapitalistleşmediklerini belirtir. Üstad bunun nedenini de İslam ülkelerindeki rasyonalitenin eşyalaşma olmayışıyla açıklar.

    Avrupa, “kapana tutulan fare”nin telaşı içindedir. İlim, haysiyetini kaybetti, ahlaktan söz etmeye hakkı yok artık. İdealizm ölesiye yaralı; gerçeklik deyince sayısız günâhlar, sayısız cinayetler geliyor akla. Hem hırs suçlu, hem feragat. Salip, saliple, hilâl hilâlle boğaz boğaza. (Sf. 115)

    Kapitalizm ile Marksizm de insanın tabiat üzerindeki zaferini alkışlamışlardır. Sanki tabiatın canına okumak insanoğlunun en epik macerasıymış gibi. (Sf. 119)


    Benim dikkatimi çeken kısim Cemil hocanın kültürü irfan kelimesi yerine kullanıyor olmasıydı. Amerika’dan Avrupa’ya yayılan bir neslin kurulu düzene karşı ayaklanmasıdır. Bu, kültürü yok eden bir davranıştır. Avrupa bu tür durumları birçok defa yaşamıştır. Meriç bu durum için “Mukaddesleri kaybeden bir insanlığın karanlıkta çırpınışı” tespitini yapar. Kültürün önemini şu cümlelerle açıklar:

    “İnsanlar, yaşayan ve yaşamış bir kültür sayesinde acılarını yenebilir, hayatlarını yüceltebilir; yaşamak için çaba harcamak yetmez, olmak için de çaba harcamak gerek. İnsanın kendi kendini fethi bu; maşerî hümanizmanın inşası, bugünü maziyle zenginleştirmek, mazi ve istikballe.”

    (Bu konuya hatta Fransadan örnek verir)

    Medeniyetler gelişerek insanlığın ortak hazinesini zenginleştirir. Medeniyetler üç yoldan aktarılabilir: Kolonileşme yoluyla, aşılayarak, faydalanma yoluyla ama her medeniyetin bir çöküşü vardır. Cemil hoca kültürü bir fert olarak düşünür. Kültür de bir ferdin geçirdiği evreleri geçirir; çocukluk, olgunluk ve ihtiyarlık. Kültürün vardığı son noktadır medeniyet. “Her değerin bir gelişme sınırı vardır. Medeniyet bu sınıra varınca görevini tamamlamış olur; ölüme mahkûmdur artık.” Medeniyetin kültürün kaçınılmaz akıbeti olduğunu belirtir.

    Cemil Meriç’in, 21. yüzyıla taşacağı anlaşılan “batılılaşma-çağdaşlaşma-uygarlık” tartışmalarına çok yıllar öncesinden katkı sağlayan, ufuk açan denemeleri, makalelerini mutlaka okuyun...
    Ve şöyle söyler;

    “İki yol var insanlık için:Kendi kendini imha veya gerçekten insanlaşmak. İnsanlık tek merkeze yönelen bir tür; öteki türler gibi dağılıcı değil. Bu biricik düşünen türün sonu, çözülüş olamaz. Mekan ve zamanı aşacak insan."

    Kitapla beraber makaleler okunursa daha iyi anlaşılır;

    Tavsiye edilen ve faydalanılan kaynaklar;

    https://www.academia.edu/...c-Umrandan_Uygarliga

    https://www.google.com/...iyet-perspektifi/amp

    https://www.dunyabulteni.net/...uygarliga-h4880.html

    Umran'dan Uygarlığa Cemil Meriç Panel Konuşmaları(Nizameddin DURAN )

    Kitabi okuyun okutun lütfen..
  • 304 syf.
    ·Puan vermedi
    JACQUES LACAN—PSİKANALİZİN DÖRT TEMEL KAVRAMI—Metis—Çev: Nilüfer Erdem—300 sayfa

    Öncelikle psikolojiyle son derece mütevazı bir okur olarak ilgilendiğimi, kitabı tanıtırken de haddimi bilerek cümle kurmaya çalışacağımı belirtmek isterim.

    Bu kitap, Metis’in Ötekini Dinlemek dizisinden çıkmış bir kitap ve bu dizi çalışmasının son derece yararlı bir çalışma olduğu aşikar. Zira bizi kuşatan sorunların temelde ‘’Öteki’’ ile bir türlü doğru zeminde kurulamayan ilişkilerden kaynaklandığını fark etmişizdir. Ötekini doğru tanımlamanın önce kendimizi doğru tanımak ve tanımlamaktan geçtiğini de fark etmişizdir. Sınırlarımızı, imkânlarımızı, haklarımızı, eğilimlerimizi, davranışlarımızın kökenini, kaynağını bilmenin elbette öteki ile kuracağımız ilişkide olumlu etkileri olduğunu yadsıyacak durumda değiliz.

    Psikoloji, felsefe gibi sınırları oldukça geniş, derin ve engebeli bir alan. Bu nedenle bu her iki alanla ilgili okumak, anlamak bir de yorumlamak epey meşakkatli bir çaba gerektiriyor. Fakat ben sadece kitabın kısa bir tanıtımını yapmak istiyorum.

    Uluslararası Psikanaliz Birliği’nden ‘’aforoz’’ edildikten sonra verdiği bu ilk seminerlerde (1964) Jacques Lacan, birkaç yönlü bir işe girişiyor: Bir yandan, dinleyicilerine psikanalizin dört temel kavramını ( bilinçdışı, tekrarlama, aktarım, dürtü) kendine özgü bir tarzda tanıtırken, bir yandan da dönemin epistemolojisinden yararlanarak psikanalizin bilim olup olmadığını, psikanalizi var eden özneyle modern bilimi kuran öznenin, cogito’nun öznesinin aynı olup olmadığını sorguluyor; bu arada Freud’un düşüncesini açımladığı kadar onunla hesaplaşmaktan da geri durmuyor.

    Lacan, kitabın da kaynağı olan seminerlerinin ilkine, Aforoz başlığını yerleştirerek Uluslararası Psikanaliz Birliği’nden neden aforoz edildiğini anlatıyor. Bu başlığın içinde bir yerde söz, bir ara şu metnin içinde geçen konuşmaya gelir:

    ‘’İnsanlık onuru ve İnsan Haklarıyla ilgili bir sürü lafıgüzafın tersine, insan dediğimiz öznelerden birinin pazarlık konusu edilmesi kuşkusuz ender rastlanan bir durum değildir. Herkes, her an ve her seviyede pazarlık konusu olabilir; nitekim toplumsal yapıya dair biraz ciddi bir fikir edinmemizi sağlayan şey takastır. Sözü geçen takas bireylerin, yani toplumsal dayanakların takasıdır; bunlara aynı zamanda özne denir ve özerk olma kutsalına sahip oldukları düşünülür. Siyasetin pazarlıktan ibaret olduğunu herkes bilir; siyasette yurttaş denen öznelerin yüz binlercesi toptan, paketler halinde takas edilir…’’

    Lacan bu sözleri sonunda arkadaşları ve öğrencileri tarafından kendi aforoz edilişine yani takas edilişine getirir, bu genel durum karşısında kendisine yapılanın istisnai bir şey olmadığını söyler.

    Lacan, Aforoz başlığı altında ‘praksis’in ne olduğunu açıklamaya çalışır. Picasso’nun ‘’Ben aramıyorum, buluyorum.’’ Cümlesini örnek gösterir. Ardından dinde şöyle denir, der: ‘’Beni zaten bulmuş olmasaydın, aramazdın.’’ Devamında, zaten bulunmuş olan hep arkadadır ama bir tür unutuluşla maluldür. Nitekim böylece sonu belirsiz bir tür arayış başlamaz mı?
    Diye bir soru sorarak devam eder…

    * Histerik, arzusunu konuşma hareketi içinde oluşturur.
    * Arzunun dille ilişkisini kavramak Freud’un dehasıdır.

    Bilinçdışı ve Tekrarlama, başlığında ise şu notlar vardır:

    *Aragon’un bir şiirinden hareketle ‘’skopik dürtü’’ terimine değinir. Bu terim, Lacan tarafından, özellikle ayna evresinde, bakma ile bakılma arasındaki diyalektik ilişkiyi açığa çıkaran dürtüyü tanımlar.
    * Bir şey aksıyorsa vardır bir nedeni.
    * Freudcu bilinçdışının işte bu noktada neden ile onun etkilediği arasında daima aksayan bir şey vardır, noktasında yer aldığını belirtir.
    Bilinçdışı bize nevrozun bir gerçekle uyumlulaştığı boşluğu gösterir-gerçeğin kendisi belirlenmese de olur. bu boşlukta bir şeyler olur. Boşluk kapansa nevroz iyileşir mi? Sorunun ucu daima açık kalır. Nevroz sadece başkalaşır, bir yara izi olur. Nevrozun değil bilinçdışının yara izi.
    * Freud: Öznede ne olup biterse, bilinçdışı düzeyinde, bununla her noktada türdeş olan bir şey vardır. O şey bilinç düzeyindeki kadar işlenmiş bir biçimde dile gelir ve işlev gösterir, öyle ki bilinç kendisine özgü görünene bir ayrıcalığı kaybetmiş olur.
    Lacan, bu seminerlerde dört ilkeyi açıklarken Freud’tan farklılaştığı noktaları da açıklar. Freudcu bilinç dışını dışlamaz fakat Lacan’ın hedeflediği, dil gibi yapılanmış bilinçdışının ötesinde olan bir şeydir. Seminerde yapısalcı düşünceye karşı bir adım atmaktadır. Freudcu düşüncede psikanalizin ‘’nesne’’ tanımı üzerinde durduğu bilinir. Lacan buna ‘’a object’’ der ve nesneyi ‘’lojik’’ olarak tanımlar. Lacan’ın çabası kliniğin durakladığı noktanın önünü açmaktır.

    *Lacan, seminerin devamında; Kesinliğin Öznesi’ni, Descartes üzerinden irdeler. Gösterenler Ağı’nda rüya ve bilinçaltı ilişkisini irdeler, Tukhe ve Automaton kavramlarını Aristotels’e değin uzanarak açıklar, Anamorfoz’da ‘’Kendimi gördüğümü görüyorum’ önermesi üzerinden bakış-göz ilişkisindeki deformasyonu irdeler…

    Son: Bu tür kitaplardan elbette özet çıkarılamaz, psikoloji-felsefe merakı olan okurlar için zihin açıcı, diğerleri için ise sıkıcı bir okuma serüveni olacağını düşünüyorum.

    İyi okumalar…
  • 263 syf.
    ·2 günde·10/10
    Yazar son zamanlarda yüreğimizi acıtan bir hikayeyi bizim görmemiz için ayna tutmuş...
    Yüzyıllar geçmesine rağmen daha Ezidilerin bu durum da olması yüreğimizi inciten ayrı bir nokta olmuş. Ne kadar aşkı ön planda tutan bir yaşanmışlık olsa da . Onların aşkını da bu duruma getiren dinler arası anlaşmazlıklar olmuş...