• Beni güzel hatırla
    Bunlar son satırlar...
    Farzet ki bir rüzgardım
    Esip geçtim hayatından
    Ya da bir yağmur
    Sel oldum sokağında
    Sonra toprak çekti suyu...
    Kaybolup gittim
    Belki de bir rüyaydım senin için
    Uyandın ve ben bittim....
    Beni güzel hatırla
    Çünkü sevdim seni ben
    Her şeyini....
    Sana sırdaş oldum
    Dost oldum koynumda ağladın
    Yüzüne vurmadım hiçbir eksikliğini
    Beni üzdün kınamadım
    Alışıktım vefasızlığa 
    El oldun aldırmadım...
    Beni güzel hatırla
    Sayfalarca mektup bıraktım sana...
    Şiirler yazdım her gece
    Çoğunu okutmadım
    Sakladım günahını sevabını içimde
    sessizce gittim...
    Senden öncekiler gibi sen de
    Anlamadın.....
    Beni güzel hatırla
    Sana unutulmaz geceler bıraktım
    Sana en yorgun sabahlar...
    Gülüşümü....
    Gözlerimi...
    Sonra sesimi bıraktım 
    En güzel şiirleri okudum gözlerine baka baka....
    Söylenmemiş merhabalar sakladım her köşeye
    Vedalar bıraktım duraklarda...
    Ne ararsan bir sevdanın içinde
    Fazlasıyla bıraktım ardımda....
    Beni güzel hatırla
    Dizlerimde uyuduğunu düşün
    Saçını okşadığımı
    Üşüyen ellerini ısıttığımı
    Mutlu olduğun anları getir gözünün önüne
    Alnından öptüğüm dakikaları......
    Birazdan kapını çalan kişi olabileceğimi düşün 
    Şaşırtmayı severim biliyorsun
    Bu da sana son sürprizim olsun 
    Şimdi seninle yaşan günleri ateşe veriyorum
    Beni güzel hatırla 
    Gidiyorum.....
  • Nâzım Hikmet'i ve kitaplarını çocukken tanımıştım...
    .
    Onun şiirleri hapishane rutubeti kokardı. Ranza gıcırtısı, gece acıkması, sigara dumanı mavisi, özlem ve parasızlık...
    .
    "Nâzım" denince aklıma, bir tutsak evinin bahçesinde gece vakti titrek lamba demiri altında yalnız başına oturmuş elindeki kitabın kenarlarına şiir yazan, paltosunun yakası kalkık bir adam gelirdi...

    Paramparça'yı okuduktan sonra, o yalnız adamın silüeti aydınlanmaya başladı: Sokak lambasının ışığı büyüdü; Nâzım'ın arkasında bazı kadınlar belirdi. -mutsuz kadınlar-

    Mendil sallayan elleri, bebek tutan elleri, mektup yazan elleri, duaya açılan elleri, gözlerini silen elleri ile kadınlar...

    Ve Melike İlgün, yine bir kitabıyla daha, aklımızda "tek başına" canlandırmaya alıştığımız bir başka 'dev' için, "Hepsi o değil" demeyi başarmış...
    .
    Yazar, romanın ilk satırlarından ellerini uzatıp okuyucuyu kitabın içine çekiyor ve son sayfaya dek bırakmıyor. "Bitmesin" diye diye okudum.

    Yürekten kutluyorum...
  • ..odandaki, o her zaman seni görebilen mutlu dolap olsam, ne iyi olurdu: seyrederdim seni, koltukta oturuşunu, mektup yazışını, yatışını ya da uykuya dalışını. Neden mi değilim? Şu son günlerinde nasıl bocaladığını ya da Viyana’dan ayrılmak zorunda kalışını görmek, üzüntüden yere yıkardı beni de ondan.
    Franz Kafka
    Sayfa 122 - Nilüfer Yayıncılık
  • Nerede okumuştum, hani bir idam mahkumu ölümünden biraz önce şöyle söylemiş ya da düşünmüştü: ‘Yüksek ve sarp bir kayalıkta, ancak iki ayağımın sığabileceği, dar bir çıkıntıda, dört bir yanım uçurumlar, okyanuslar, sonsuz bir gece, sonsuz bir yalnızlık ve hiç bitmeyecek bir fırtınayla sarılmış durumda yaşamak zorunda olsam ve bütün ömrümce, bin yıl boyunca, hatta sonsuza kadar o bir karış toprakta durmam da gerekse o şekilde yaşamak, şu anda bir yarım saat içinde ölecek olmaktan çok daha iyidir.’ Yeter ki yaşayayım!”
    Yaşamak.. Ne kadar basit bir kelimeymiş gibi duruyor oysa o kadar etkili sözleri düşününce , bir insanı etkilemek için kullanılması söz konusu dahi olamaz gibi geliyor. Yaşamak..Dostoyevski de tam olarak bundan bahsediyor yıllar önce bir idama ramak kala ve bir idam sonrası yazdığı bir mektupta. Evet bir idam sonrası yazılan bir mektup.Siyasete atıldığı için çeşitli cezalar alıp seneler boyunca hapislerde yatmış üstad. Ve hep o günlerinin ne kadar önemli olduğunu vurguladığı ,kendi karakterinden oluşturduğu bir çok roman karakteriyle dış dünyaya yansıtmış düşüncelerini.Ben ölümü görmüş bir adamım diye bahseder kendisinden zira görmüş olabilme ihtimali de epey fazladır. Rusyanın yine komünizmin yoğun olduğu ve aşırı dengesiz dönemlerinden birinde Çarlık döneminde idam cezası aldığını duymuştur Dostoyevski ve arkadaşları . Her gün tek bir ayakkabı sesi duyulduğunda yemek yeme zamanı geldiği anlaşılır , tek bir ayakkabı sesi uzaktan yaklaşır,yaklaşır, uzaklaşır…
    Bir insan değil , bir ayakkabıdır gelen. Karanlık bir oda.. Saat kaçmış,günlerden neymiş, dünya dönmüş dönmemiş bilinmeyen bir zaman kavramında tek bir ayakkabı ile muhattap olmuş uzun süre bu adam.Ve bir gün ne zaman ki ayakkabı sesleri birden fazla geldiğinde ve hızlı hızlı yaklaştığında anlamışlar ki vakit gitme vaktidir.İlk önce bir insan yüzü gördüğünde gülümsemişler , sonra ise idama gider iken güneşi göreceklerini düşünüp sevinmişler. Kent meydanında o yaşama hissinden bürünen adam şunları düşünmüş:
    Bizi kent meydanına getirdiler.Önce papaz günah çıkarttı daha sonra kafalarımızın üzerinde kılıçları bilediler. Evet yaşamak kavramı gerçekten bitiyordu diye ilk kez düşündüm içimden.Ve bizi üçer üçer alacaklardı.Son kez yaşama dair bir şey istedim;o an sadece ilk üçlünün içinde olmamak istedim.Ve belki de böylece düşünebilme fırsatı bulacaktım.
    Üçer üçer seçiliyorduk ve ben ikinci üçlünün içindeydim.Kuvvetle muhtemel beş dakikam vardı.Bu belki de hayatımın en kıymetli süremin iki dakikasını sana ve çocuklarına ayırdım.Onlara sıkı sıkı sarıldım,öptüm,kokladım , iyi bak çocuklara , benim için sakın üzülme istedim. Diğer iki dakika da dünyadaki iyiliklere , düşüncelerime, insanlığa ayrılmıştı. Son dakikada ise sadece gökyüzüne doya doya bakarak nefes almak istemiştim.
    Dostoyevski idam sonrası abisine yaşadıklarını böyle anlatır.Çünkü Tam idam başlayacakken bir asker at ile yaklaşır ve mahkumların bağışlandığını duyurur.O an oradaki mahkumlar yaşamdan ölüme gidememiş ama kesinlikle ölümden yaşama dönmüş insanlardır artık.Aslında mahkumlar daha önce bağışlanmıştır ve bu sadece bir ibreti alem olsun diye düzenlenen bir törendir.Çarın bu düzenbaz idam oyunu sonrası Dostoyevski bütün o yaşamını sığdırdığı o beş dakikanın önemini asla unutmaz ve  tüm romanlarında en çokta Raskolnikov’da kendi karakterinden ve iç konuşmalarından parçalar koyar.Ve abisine yine başka bir mektubunda öyle şeyler yaşadım ki artık asla ilham sıkıntısı çekmeyeceğim demiştir.
  • Ne yazacağımı bilmiyorum. Uzun zamandır kapılmamıştım bu hisse. İçinde her duygunuzu doya doya yaşayacağınız, anlatımı akıcı, merak uyandıran ama bitmesin istenilen kitap.

    Yazarın okuduğum bir çok kitabından üstündü benim için. Sanırım mektup-anı-günlük tarz kitaplar, kurgusu olan romanlara göre daha samimi geliyor. En son bu duygusal yoğunluğu zavallı Wherther in son satırlarında (Wherther in acıları) ve Milenaya Mektuplar da hissetmiştim.

    Kitap bitince tek canımı sıkan, bir kadının bu kadar alçalması, aşkı için bile olsa defalarca gururunu ayaklar altına alması. Değer miydi diye sormuyorum, çünkü kitabın sonunda değmediği görülüyor zaten..

    Keyifle okuyun, sevgiler..
  • "Ben Buradayım-Oğuz Atay'ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası"

    Hiçbir sahici tarafı olmayan yüzeysel “insanî ilişki”lerden yorgun mu düştünüz, daha düne kadar size methiyeler yağdıran, yere göğe sığdıramayanlar menfaatlerine ters düşünce kapkara bir sessizlik perdesinin ardına mı saklandılar, konuşacak ortam bulamamaktan derin bir sessizliğe mi büründünüz, içinizdeki şarkıyı kimseler duymuyor mu, dahası bütün bunlar olurken siz yine, yeniden ve her seferinde olduğu gibi okları kendinize mi çevirdiniz, Kafka’nın Dava’sında olduğu gibi “ gerçekliği olmayan suçlarla” mı suçluyorsunuz kendinizi ve her seferinde yenik mi düşüyorsunuz?
    Eğer bu soruların en az üçüne evet diyorsanız siz de bir tutunamayansınız.:) Üzgünüz, bu bir lanet ve ömür boyu peşinizi bırakmayacak...
    Bir monografi tanıtımına bu cümlelerle başlamak istemezdim ama “Ben Buradayım” öyle derinden sarstı ki beni ve bu kitapta Oğuz Atay’ın biyografik ve kurmaca dünyasına adım adım yolculuk yaparken öyle kendimden geçtim ki çook uzun zamandır bir kitapla böylesine büyülenmemiş, böylesine derinden sarsılmamıştım. “Huzur”a inceleme yazarken ifade etmiştim “iyi ki Tanpınar benim dilimde yazmış, gurur duydum böyle bir yazarımız olduğu için” diye. İşte Yıldız Ecevit’in bu olağanüstü derecede titizlikle hazırlanmış, akıcı bir dile ve üslûba sahip, o çok sevdiğimiz Oğuz Atay cümleleriyle bezenmiş kitabını okurken de iki kez gurur duydum: Bu gururun birinci sebebi, Yıldız Ecevit’in benim dilimde böyle şahane bir monografi yazmış olmasıydı ve ikinci sebep de bu muazzam eserin bir bilim kadınının elinden çıkmış olmasıydı. 578 sayfalık bu muazzam kitap hakkında ne yazsam, ne söylesem eksik kalacak, burada yazdığım üç beş sayfalık tanıtım yazısı bu kitabı tanıtmaktan aciz olacak bunu en baştan ifade edeyim.

    Kurmaca edebiyatın tamamlayıcısı olarak gördüğüm araştırma ve incelemeye dayalı akademik metinler, bir yandan kurmaca dünyanın sırlarını bize aktarırken diğer yandan da sıkıcı olmak gibi bir handikaba sahiptirler. Eğer bir yazar; titiz ve detaylı bir kütüphane çalışması, kaynak kişilerle yapılan görüşmeler ve kurmaca metinlerin didik didik edildiği bir eserle karşımıza çıkmışsa bu eserde ilk aradığımız hususiyet o eserin bize ne kattığıdır esasen. Bu manada akademik makaleler, biyografiler ya da monografiler sıkıcı da olsa onları okuruz. Ama eğer bilimsel metinlerin yazarı, eserini çok akıcı bir dil ve üslupla kaleme almışsa o metin ya da kitap zirvede olmayı hak ediyor, hak eder. Bu sebeple Yıldız Ecevit’in “Ben Buradayım”ı her yönüyle övgüyü hak ediyor. Hatta itiraf edeyim ki Türk edebiyatında okuduğum tüm monografi ve biyografilerin içinde zirveye oturmayı başardı. Neden mi? İşte bunu izah etmek işin en zor kısmı ne yazık ki. Zira “çok uzun yazıyorsun" diyenleri de gözönünde bulundurarak kitaptaki Oğuz Atay portresine yüzeysel bir bakış atacağım. Böyle bir kitabı derinlemesine incelemek haddim değil zaten. Hadi başlayalım o zaman!

    Kitap hakkında teknik bilgi vererek yazıma başlamak istiyorum: “Ben Buradayım-Oğuz Atay’ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası” Kısaltmalar, Sunuş ve Teşekkür bölümlerinin ardından başlayan, yazar tarafından bölümlerin içeriğine göre düzenlenmiş yirmi altı özel başlıktan oluşan “Dizin” ile son bulan bir kitap. Kitap, adını -tahmin edebileceğiniz gibi- “Korkuyu Beklerken” kitabının sonunda yer alan "Demiryolu Hikayecileri -Bir Rüya" başlıklı hikayenin son cümlesinden alıyor: “Ben buradayım sevgili okuyucum sen neredesin?” Yıldız Ecevit bu cümlenin “Ben Buradayım” bölümünü kitabına başlık olarak seçerek daha en baştan Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”da kıyasıya eleştirdiği “Hayatı ve Eserleri” metinlerinin çok dışında sıradışı bir biyografi/monografi yazacağının ipuçlarını veriyor. Yıldız Ecevit’in ifadesine göre “Ben Buradayım” önermesi; bir yandan Oğuz Atay'ın bu kitapta hayat hikayesi ve eserleriyle "burada olduğunu" ifade ederken, diğer yandan da bu hayat hikayesini dört yıl süren uzun ve zorlu bir araştırma ve yazma sürecinin ardından birleştirip bir kitap formu halinde bizlere sunan Yıldız Ecevit'in de "burada olduğunu" ifade ediyor. Zira bir kitap her ne kadar titiz bir araştırmanın mahsulü de olsa sonuç olarak onu kurgulayan yazarının eseridir. Ve sunuş şu cümleyle bitiyor:
    “Bu kitabın Oğuz Atay’ı, benim kimliğimden süzülüp gelen bir Oğuz Atay: Benim Oğuz Atay’ım. Kim gerçeği katıksız aktardım diyebilir ki?”(s. 19)

    Kitabın "Sunuş" bölümünün girişine Oğuz Atay’ın “Bir Bilimadamının Romanı”nda geçen bir cümlesi epigraf yapılmış: “İyi bir hayat hikayesi yazmak, bir hayat yaşamak kadar zordur.”(s. 44)Bu epigrafla Yıldız Ecevit bize aslında çok zorlu bir işe giriştiğinin ipuçlarını da vermiş oluyor. Bu bölümde Türkiye'de biyografi/ monografi yazmanın zorluklarından söz eden Yıldız Ecevit, belge temini konusunda girdiği çıkmazlardan söz açıyor ve bizde belge temininin ne kadar güç olduğunu izah ediyor. Oğuz Atay’ın 1970’lerde radyoda ve televizyonda yaptığı konuşmaların tümüne erişmekte güçlük çektiğini, yetkililerin bu durumu “gereksiz görülenler arşivden ayıklandı” türünden akıl almaz bir açıklamayla izah ettiğini (!) ifade ettikten sonra Shakespeare’i araştıran Mr. Homan’ın Shakespeare’in dedesinden babasına ne kadar pound miras kaldığını 1561 yılına ait kayıtlardan çıkarabildiğini ifade ederek bu konuda ne kadar geride olduğumuzu(!) da somut bir örnekle ortaya koymuş oluyor.

    Kaynak kişilerle yapılan görüşmeler sonunda insan belleğinin yanıltıcı yapısını fark eden yazar, görüştüğü kişilerin birbirini tutmayan açıklamaları sonucunda çıkmaza giriyor ve umutsuzluğa kapılıyor, ancak daha sonra Oğuz Atay’ın eserlerinin biyografik unsurlarla bezeli olması ona farklı bir yol açıyor ve ortaya böylece bu sıradışı monografi çıkmış oluyor. Burada da kendi içinde bir kimlik kargaşası içine giren Yıldız Ecevit bu durumu şu cümlelerle ifade ediyor:
    "Ben Buradayım" aynı zamanda Oğuz Atay'ı hayatı ve eserleri türünden bir alt başlığın ciddiyeti içinde de ele alan bir başvuru kitabı olmalıydı: Bu öteki Yıldız Ecevit'in yazmak istediği yalnızca bir biyografi değildi; Oğuz Atay odağında üreyen onun yaşamı ve yaşamda bıraktığı tüm izler ile birlikte bütüne doğru ayrıntılı bir biçimde dokumaya çalışan bir monografiydi. Biyografiyi monografiye dönüştürerek onu daha teknik renklerle boyayan bu Yıldız Ecevit, bir yaşam öyküsünün ardına takılıp koltuğuna yaslanarak rahat bir okuma serüveni yaşamak isteyen okuru düş kırıklığına uğratmayı da göze aldı." (S. 18)

    Sonuç olarak Yıldız Ecevit, elimizde tuttuğumuz, bütün Oğuz Atay hayranlarının ezbere bildiği cümlelerle bezenmiş, keyifle ve merakla okunan bu ilgi çekici monografiyi bize kitap formu içinde ulaştırıyor mühim olan da bu. Şimdi de kitabın içeriğine bakalım:

    Oğuz Atay, 12.10.1934 tarihinde Kastamonu-İnebolulu Cemil Atay ile İstanbullu Muazzez Zeki Hanım’ın ilk çocuğu olarak İnebolu’da dünyaya gelir. Kız kardeşi Okşan Ögel ile aralarında altı yaş vardır. Babası Cemil Atay (d.1892) 1909 yılında komiser olarak göreve başlayan Osmanlı döneminin alaylı hukuk sistemi içerisinde sorgu hakimi, ceza hakimi ve savcılığa kadar yükselmiş üç dört kez milletvekili olmuş, etrafında sayılan sevilen aynı zamanda ilkeli ve çalışkan bir adamdır. Annesi Muazzez Zeki de öğretmen okulu mezunu, sanat ve edebiyata kıymet veren, şefkatli, evladını koruyup kollayan, kültürlü ve zarif bir hanımefendidir. Oğuz Atay, “Babama Mektup” eserinde, edebi eserler okuyan ve sinemaya giden anne ve oğluna “bunların hepsi uydurma” diyen bir baba portresi çizer ve babasına hitaben “duygularımın romantik bölümünü sen kızacaksın ama, annemden tevarüs ettim.”(K.B. 164) diyerek gerçekçi ve otoriter baba figürüne vurgu yapar. Annesi ve babası arasında dengeli bir ilişki vardır Oğuz Atay’ın. Muazzez Hanım ,ailede Cemil Bey’in katı taraflarını yumuşatan bir denge unsuru konumundadır. Oğuz Atay, lise yıllarında resim öğretmeninin tesiriyle ressam olmak istediğini babasına söylediğinde ciddi bir tepkiyle karşılaşır ve babası ressamlığın meslekten sayılmadığını, doğru düzgün bir meslek edinmesi gerektiğini ifade eder. "Yıllar sonra "Tutunamayanlar"ın Selim'ine şöyle dedirtecektir Oğuz Atay:
    "Üç çeşit meslek varmış: mühendislik, doktorluk, bir de hukukçuluk. Ben ressam olmak istiyordum. Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi."( S. 54)

    Oğuz Atay bu otoriter baba figürü karşısında çok da direnemez ve hiç istemediği halde inşaat mühendisliği okur. Okul hayatı boyunca çok çalışkan ve disiplinli bir öğrenci olan Oğuz Atay, bölümünü hiç sevmediği halde bitirir hatta alanında akademik çalışma yaparak doçentliğe kadar yükselir ve uzun yıllar üniversitede öğretim üyeliği de yapar. Yıldız Ecevit, onun akademik hayatın çıkarlar üzerine kurulu rekabetçi yapısına çok fazla ısınamadığını, ancak akademisyenliğin öğretmenlik kısmını çok severek yaptığını anlatır. Öğrencileri tarafından çok sevilen bir hocadır Oğuz Atay. Hatta mevcut ders kitaplarının dillerini ve anlatımlarını beğenmeyerek, öğrencilerinin dersi daha rahat takip edebilmesi için “Topoğrafya” isminde ders notlarından oluşan bir kitap da kaleme almıştır.

    Arkadaşları arasında çok iyi fıkra anlatan esprili bir kişilik olarak tanınan Oğuz Atay, derin ve hassas yapısıyla dikkat çeker. İçindeki kırılgan Oğuz’u espriler, şakalar ve fıkralar ile maskelemeyi başarır, ancak onun bilhassa “Tutunamayanlar” ve “Tehlikeli Oyunlar” adlı eserlerinde oluşturduğu biyografik özellikler taşıyan, aşırı duyarlı karakterleri onun gerçek kişiliği hakkında da sayısız ipuçları taşır.

    Kadınlarla ilişkilerinde çekingen ve mesafeli bir tavrı olan Oğuz Atay, ilk evliliğini Fikriye Hanım ile yapar. Bu evlilikten dünyaya gelen kızı Özge onun tek evladıdır. Oğuz Atay’ı kafa olarak doyurmaktan uzak bir kadın portresi çizen Fikriye Hanım ile Atay arasındaki bu evlilik boşanmayla sonuçlanır. “Tehlikeli Oyunlar” romanında Hikmet’in karısı Sevgi büyük ölçüde Fikriye Hanım’dan mülhem oluşturulmuş bir karakterdir. Evlilikte aradığını bulamayan ve tek kalesi kitaplara sığınan Oğuz Atay, evli olduğu yıllarda -Fikriye Hanım’ın ifadesine göre- evde beş bine yakın kitap biriktirmiştir. Gerçek bir bibliyofil olan ve sabahlara kadar durmaksızın okuyabilen Atay’ın çok güçlü bir belleğe de sahip olduğu gözönünde bulundurulduğunda karşımıza çok kültürlü bir yazar portresi çıkmaktadır.

    Oğuz Atay Fikriye Hanım' dan ayrıldıktan sonra o yıllarda eşinden yeni ayrılmış olan Sevin Seydi ile büyük bir aşk yaşar. Sevin Seydi ressamdır ve aynı zamanda da çok iyi bir okurdur, dünya edebiyatını çok yakından takip eder. Birlikte yaşadıkları dönemde ilham perisinin etkisiyle ilk romanı “Tutunamayanlar”ı kaleme alan Oğuz Atay, romanı onunla birlikte yaşadığı dönemde bir yılda yazıp bitirir. Sevin Seydi onu; dünya edebiyatı, kuramlar, yeni biçem denemeleri konusunda ciddi anlamda besler. Okuduklarını sürekli Atay’la paylaşır. Ayrıca Oğuz Atay romanı yazarken Sevin Seydi de diğer yandan romanı İngilizceye çevirmektedir. En büyük iki romanını ithaf ettiği bu özel kadın, Oğuz Atay’ın hayatı boyunca devam eden büyük aşkıdır. “Tutunamayanlar” ve “Tehlikeli Oyunlar”ın ilk baskılarının kapaklarını da resimleyen bu sıra dışı kadın ne yazık ki Oğuz Atay’ı terk edip Londra’ya taşınır. Yıldız Ecevit’in tüm çabalarına rağmen Sevin Seydi Oğuz Atay hakkında tek bir cümle bile bilgi vermemiştir, bu sebeple kitabın "Sevin" bölümü daha çok Atay’ın etrafındaki dostlarının tanıklıkları ve kurmaca dünyada Atay’ın yazdıkları üzerinden oluşturulmuştur. Bu terk ediliş Oğuz Atay’ı inanılmaz derecede büyük bir boşluk içine düşürür. “Tehlikeli Oyunlar”, Atay’ın bu terk ediliş yıllarına denk düşen romandır. Romanda Hikmet’in sevgilisi Bilge, Sevin Seydi’den izler taşır. Bu büyük aşk Sevin Seydi’nin Oğuz Atay’ı terk etmesi ile son bulsa da dostlukları ömür boyu sürer. Günlüğünde sık sık “Sevin’e bunu yazmalıyım” şeklinde ifadeler dikkat çeker. Sevin Seydi de hayatı boyunca Oğuz Atay’a olan desteğini sürdürür, hatta beyin tümörü teşhisi ile Londra’ya tedavi için geldiğinde bu destek artarak devam eder. Eserlerinde ironik bir dil kullanan Oğuz Atay, “Tutunamayanlar” romanında Sevin Seydi’den ilham alarak oluşturduğu -romanda ismi Günseli olur- on beşinci bölümde hiç ironi yapmaz . Yıldız Ecevit bu durumu şu sözlerle anlatır:
    “Bir tek, romanı yazarken dorukta yaşadığı Sevin Seydi’ye olan aşkını bunun(ironi ağının) dışında tutar, bunun için de ona beslediği yoğun duyguların coşkuyla anlatıldığı 15. Bölüm, metindeki ironi ağının dışındadır.”(s.272)
    Atay bu sebeple AŞKINI CİDDİYE ALAN ADAM’dır. O hayatı boyunca aşk ile yaptığı her şeyi de büyük bir ciddiyetle yapar.

    Oğuz Atay, kişilik olarak çok dürüst, her zaman doğru bildiği yolda ilerleyen, idealist ve çok çalışkan bir insandır. Bir şekilde onunla çalışan herkesin ortak düşüncesi, onun işini çok iyi yapan mükemmeliyetçi bir kişiliğe sahip olduğu yönündedir. "Meydan Larousse" adlı ansiklopedinin maddelerini tashih eden ekibin içinde de yer alır Oğuz Atay. Ansiklopedi maddelerini büyük bir titizlikle hiç üşenmeden ciddi manada bir tashihe tabi tutar. Bu tecrübelerinin izleri “Tutunamayanlar”romanına da yansımıştır.

    Çok iyi bir okurdur Oğuz Atay. Tam bir Dostoyevski tutkunudur. Nabokov, Müsil, Kafka, Joyce gibi isimler onu ciddi manada etkiler. Sıkı bir Ulyses hayranıdır. Hesse’nin "Bozkırkurdu" romanını yabancı dilde okur ve çok etkilenir. Tehlikeli Oyunlar’da Hikmet’in kişilik bölünmesini anlattığı kısımlar Bozkırkurdu’nun Harry Haller’i ile benzerlikler içermektedir.

    “Tutunamayanlar”da ironi yoluyla çok sıkı bir aydın eleştirisi yapan Oğuz Atay -zülf-i yâre dokunduğu için olsa gerek- roman yayımlandıktan sonra edebiyat çevrelerine kendisini bir türlü kabul ettiremez. Her kafadan bir ses çıkan bir ortamdır o yılların edebiyat muhiti. Her sıradışı yazar gibi sağlığında kıymeti bilinmez ne yazık ki Oğuz Atay’ın. “Tutunamayanlar” yayımlandığında TRT roman yarışmasına katılır Atay. Dünya romanını çok yakından takip eden Adnan Benk’in jüride olması onun şansı olur. Benk, Atay’ın romanını çok beğenir fakat tek başına onun beğenisi romanın dereceye girmesi için yeterli olmaz. Yarışma sonunda yapılan açıklamada yarışmaya katılan hiçbir eserin derece almaya layık görülmediği, para ödülünün de birkaç roman arasında paylaştırılacağı şeklindedir ve Atay’ın Tutunamayanlar’ı da bu romanlar arasındadır. Eser, dünya edebiyatında kullanılan pek çok anlatım yöntemini başarıyla kullandığı için Türkiye'deki edebiyat çevrelerinin anlayabileceği bir roman değildir, Atay’ın romanı bu sebeple kabul görmez ve taşlanır. "Tutunamayanlar" ile ilgili her kafadan bir ses çıkar. Ancak Atay için yazmak bir tutkudur ve yazmaya devam eder. İkinci romanı "Tehlikeli Oyunlar" da benzer bir kaderi paylaşır ne yazık ki. Bu yıllarda çok yalnız bir adam portresiyle karşılaşırız. Anlaşılamamak çok yıpratır Atay’ı.

    Londra’ya giden Sevin Seydi’nin moral desteğini kaybeden Atay, 1977’ye kadar sürecek olan ikinci ve son evliliğini kendisinden 15 yaş küçük olan gazeteci Pakize Kutlu ile yapar. O yıllarda "Yeni Ortam" gazetesinde sanat muhabiri olarak çalışmakta olan 25 yaşındaki bu genç hanım, aynı zamanda tam bir kitap kurdu ve ciddi bir Oğuz Atay hayranıdır. Atay’ı sık sık ansiklopedide çalıştığı odasında ziyaret eder ve bu hayranlık zamanla aşka dönüşür. Pakize ile Oğuz Atay arasında bir bağ oluşur ve evlenirler. Oğuz Atay sevdiği kadın tarafından terk edilmesinin ardından ilk defa mutluluğa yakın şeyler hisseder. Pakize hayat dolu, dışa dönük ve arı gibi çalışkan yapısıyla onu hayata bağlamayı başarır. Oğuz Atay'ın Sevin Seydi’ye olan tutkulu sevgisini bilir ve onu bu şekilde kabul eder. Atay da bu enerji dolu genç hanımı sever ve bağlanır. Üç yıl gibi kısa süren evliliklerinin son bir yılı hastalıkla mücadeleyle geçer. 1976 yılının aralık ayında beyin tümörü teşhisiyle Londra’ya tedaviye giden Oğuz Atay, 1977 yılının aralık ayında ardında yarım kalmış pek çok eser bırakarak hayata gözlerini yumar. 43 yaşında gencecik bir yazarın erken ölümü trajiktir, ancak daha trajik olan -yakın dostlarını hariç tutarsak- Atay’ın kıymeti bilinmemiş bir yazar olmasıdır.
    “Ben Buradayım” gibi bir kitabı üç beş sayfalık bir yazıya sığdırmak neredeyse imkansız, benim burada yapmaya çalıştığım şey bu kitaba dikkat çekmek olabilir sadece. Eğer Oğuz Atay’ı, onun fikir dünyasını, yaşamına dokunan insanları, eserlerini yakından tanımak isterseniz “Ben Buradayım” sizi bekliyor. Bu yazıyı sonuna kadar okuyan kitap dostlarıma çok teşekkür ediyorum. Umarım lafı uzatarak çok sıkıcı olmamışımdır.
    Bu uzun yazıyı, Sevin Seydi’nin çizimlerini yaptığı ilk baskı romanların kapak fotoğrafları ve Oğuz Atay’ın televizyon konuşması eşliğinde bloğumdan çok daha rahat okuyabilirsiniz:
    https://hercaiokumalar.wordpress.com/...alan-adam-oguz-atay/
  • Bizim Büyük Çaresizliğimiz

    Kitabı ratgele buldum. İlk 20 sayfa ne diyor bu yav diyerek neredeyse bir kenara fırlatacaktım. Sonra olaylar birden belirginleşmeye ve tek tük anlamlar çıkmaya başladı. Biraz daha sabredeyim dedim ve nihayet bitirebildim. Kitabın ilerleyen bölümleri İki dostun çaresizliği ve aşklarıyla yüzleşmek zorunda kalmalarıyla derinleşir. Durum bariz iki ucu sivri değnektir. Ancak sevilen kızın konudan haberi yoktur. Trajikomik anılarla dolu olaylar, biri kel diğeri göbekli iki tip.
    Hikaye ise şöyle;
    Sıradan geçen günler birbirine ulanarak akıp giderken, Ender ve Çetin isimli iki arkadaşın evine, Fikret' diye bir arkadaşlarının kız kardeşi gelir. Kızın gelmesini Fikret rica etmiştir. Ender Ve Çetin bu kızın doğumunu dahi hatırlamakta onu ta o zamanlardan tanımaktadırlar.
    O güne kadar bir bekar evinden ibaret olan ev Niall'in (kızın adı budur) gelmesiyle renklenir ve artık orta yaşa merdiven dayamış olan bizim çaresiz iki entelektüelimiz kendilerini yeni bir atmosferin içinde bulurlar. Ender de, Çetin de Nihal'e aşık olurlar. Bu durumu birbirlerinden dahi saklasalarda ikisi de kıza karşı birbirlerinin ne hissettiklerini tahmin etmektedirler.
    Bir gün Nihal Enderden bir şiir yazmasını rica eder. Enderde bir panik. Fakat şiiri yazmayı başarır. Kızın odasına bırakır şiiri. Ve Nihal okul dönüşü şiiri okur, beğenir ve şiir hakkında içinden geçenleri gelir Ender'e söyler. O günden sonra Ender nedeni belirsiz bir şekilde kızdan uzaklaşır, kız da Enderden... Ve Nihal eve seyrek gelmeye ve Ender'i görünce hemen sıvışmaya başlar.
    Yine günlerden bir gün Nihal iki arkadaşını şiir dinletisine götürür. Orada şiir okuyanlardan biri erkek arkadaşı Boradır. Bizim iki müzmin bekar için bu yeni bir durumdur. Hatta acıklı bir durumdur ancak çaresiz kabul ederler.

    Bir süre sonra Nihal Boradan hamile kalır. Bir öğle vakti bu durumu Çetin'e anlatır ondan yardım ister ve Ender'e söylemesini rica eder. Ama Çetin olanları Ender'e anlatır.
    Hikaye Nihal'in evden ayrılıp gitmesiyle sona erer. Bu arada Nihal üniversiteden mezun olmuş ve ağabeyi Fikret'in yanına Amerika'ya gitmiştir. Amerikadan Ender ve Çetin'e bir mektup yazar.
    Son satırlar bu mektupla ve Ender'in ihtiyarlık planlarıyla sona erer...

    Okunmalı...

    Vesselam.