“Fakat bu şey ne ? Ben neden bu şekilde yaratılmışım? Neden hep yanlış şeyleri önemsiyor, doğru şeyleri hiçbir şekilde umursamıyorum? Ya da başka şekilde söylemek gerekirse: Sevdiğim ya da önemsediğim her şeyin bir illüzyon olduğunu bu kadar net görebiliyor ve yine de nasıl oluyor da yaşamaya değer her şey - en azından bana göre- yine bunun cazibesinde yatıyor?”
“ Sen bir tablo görüyorsun, ben başka bir şey, sanat kitabı onu tamamen farklı bir şekilde sunuyor, müzenin hediyelik eşya dükkanından bir tebrik kartı alan kadın bambaşka bir şey görüyor ki bizden zaman anlamında ayrılan insanlardan söz etmiyorum bile-bizden dört yüz yıl önce yaşayanlardan, biz öldükten sonra dört yüz yıl sonra yaşayacak olanlardan - hiç kimseyi asla aynı şekilde etkilemeyecek ve insanların çok büyük bir kısmını hiçbir şekilde derinden etkilemeyecek bile ama gerçekten büyük tablolar insanın aklına ve kalbine çok farklı açılardan, tamamen eşsiz ve çok farklı şekillerde temas edebilecek kadar akışkandılarlar. Sana ait. Senin . Senin için yapıldı.”
“Nasıl anlatsam? Büyük tablolar... insanlar onları görmek için akın eder, kalabalıkları kendilerine çekerler, kahve kupalarına, fare altlıklarına, aklına gelebilecek her şeyin üstüne kopyalanırlar. Ve kendimi de şimdi söyleyeceğim gruba katıyorum, bütün hayatın boyunca tüm içtenliğinle gidip müzeleri gezebilir, orada boş boş dolanıp gördüklerinden keyif alır ve sonra dışarı çıkar bir yerlerde öğle yemeğini yersin. Ama “ tekrar yerine oturmak için masaya geri döndü “ bir tablo seni cidden yürekten etkilerse ve görüş, düşünüş ve hissediş şeklini değiştirirse, ‘ah, bu resmi seviyorum çünkü evrensel’, bu tabloya bayılıyorum çünkü tüm insanlığa hitap ediyor’ diye düşünmezsin . İnsana bir sanat eserini sevdiren şey bu değildir. Ona o koridordan seslenen gizli bir fısıltıdır. Pişşt, sen. Hey evlat. Evet evet sen.”