Sanki zihnindeki bütün düşünceleri uyuşturmak istercesine gitgide daha hızlı koşuyordu ve beyninin tamamı tek bir cümleyi mırıldanıyordu: Daha hızlı, daha hızlı... Her şey bu sözcüklerin ritminde çınlıyor ve karmakarışık çağlayan bir gürültüde birleşiyordu ve Liabmann bu gürültüden donmuş, hissizleşmişti.
Ah! Kibir ve tutkuyla gözünün döndüğü o canavarca anda nasıl da dua etmişti, portre gelip geçen ömrünün tüm yükünü sırtlasın da kendisi ebedi gençliğin olanca ihtişamını sürsün diye . Tüm hüsranlarının sebebi oydu. Oysa işlediği tüm günahlarının cezasını anında çekseydi onun için çok daha iyi olurdu. Ceza çekmenin insanı arındırıp temizleyen bir yanı vardı. İnsanın hakkaniyetli bir Tanrı’ya ettiği dua “ Günahlarımızı bağışla,” değil de , “ Yaptığımız kötülükler için bizi cezalandır,” olmalıydı.
İnsanın kendi kendini suçlamasının keyif veren bir yanı vardır. Kendi kendimizi suçladığımız zaman başka birinin bizi suçlamaya hakkı kalmadığını düşünürüz. İnsanın ruhunu suçluluk duygusundan arındıran şey itiraf etme eylemenin kendisidir.
Peki ya resim? Resme ne demeliydi? O resim yaşamının sırrını saklıyor, tüm hayatının hikayesini anlatıyordu. Resim, Dorian’ a kendi güzelliğini sevmeyi öğretmişti. Şimdi de kendi ruhundan nefret etmeyi mi öğretecekti? O resme bir daha bakmayı yüreği kaldırabilecek miydi?