Ahmet Y, Cinsiyet Belası'ı inceledi.
2 dk. · Kitabı okudu · 10/10 puan

KADINLARI DİRİ DİRİ TOPRAĞA GÖMME MANİFESTOSU

Tarihin tüm çağları boyunca kadın sadece doğurmuş,başka hiçbir şey yapmamıştır.Yeri gelince savaşlara sebep olmuş,yeri gelince bir erkeği baştan çıkaran bir şeytan olmuş,yuvalar ve ülkeler yıkmıştır.İstisnalar dışında hiçbir icat yapmamış,doğru düzgün roman bile yazamamış ve insanlık tarihine hiçbir ivme kazandıramamıştır.İnşaatlarda hep erkekler çalışmış,eve çoğu zaman erkekler ekmek götürmüş,savaşlarda hep erkekler savaşmıştır..Bu yüzden kadınların erkeklerle aynı haklara sahip olması ve hatta yaşamaları bile saçmadır…

Okurken ne kadar sinirleriniz bozuldu öyle değil mi? Cinsiyetiniz ne olursa olsun eminim bozulmuştur,bozulmalı da…Ve hatta başlığın hangi esere dolaylı yoldan gönderme yaptığını da birçoğunuz anlamıştır..O eserin adını yine de vereceğim “Erkekleri Doğrama Cemiyeti Manifestosu”. Olayı bir yere bağlayacağım fakat sabırlı olun fazla dişlerinizi sıkmayın dökülmesin..Şimdi benim sürekli kendime sorduğum bir soru var; “Cinsiyet ayrımcılığının bir cinsiyeti var mı?” ya da şöyle sorayım “Cinsiyet ayrımcılığı ya da bir cinsiyete yönelik düşmanlık hangi durumlarda caizdir?” Ben vereyim cevabını; Erkeklere yönelikse caizdir” bu feminizm olarak görülür ve yazarın psikolojisi bozuktur,bu durum onaylanmaz ama hoş görülür,amaç ise onun psikolojisi neymiş onu öğrenmekmiş vs. vs. vs…..Pekala amaç buysa bir nebze hoş görebilirim fakat bu isimde bir kitabın desteklenmesine,reklamının yapılmasına ve meşru görülmesine katkıda bulunan tüm insanlar bir şovenist ve bir faşistten farksızdırlar.Hiçbir şekilde toplumculuk ve feminizm ayağına yatamazlar..Bu isimde bir kitabın tersine dönmüş halini düşünün ve doğrananların kadın olduğunu düşünün,eminim gözleriniz faltaşı gibi açılır ve okuyanları linç ederdiniz..Hepiniz için söylemiyorum ama edenler mutlaka olurdu.Peki ayrımcılık neden erkek cinsiyetine yönelik olunca kimsenin sesi çıkmaz hiç düşündünüz mü? Çünkü kadına yönelik ayrımcılık buradan başlar.Pozitif ayrımcılıktan yani,düşünsene seni o kadar ezik görüyorlar ki ve bu o kadar kabullenilmiş bir çaresizlik ki kadının bir erkeği doğrama hakkı belirli ölçüde meşru görülebiliyor..Bağlantıyı kuramadıysanız daha bilimsel kitaplar okumanızı öneririm…(Buradan kimse sizin okuma estetiğinizi tartıştığımı,sizi cühela yerine koyduğumu iddia etmesin,sadece bir öneri bunlar)

Neyse velhasıl reklamın iyisi kötüsü olmaz.Kitabı okuma sebebiniz tutkulu bir reddediş belki de..Yani kitabın o sinir bozucu ismi ister istemez size “beni oku” mesajı vermiş olabilir..Benim incelemem de o mesajı vermiştir belki,vermesi için ve olayı açıklamak için öyle bir giriş yaptım..

Kitabın yazılma sebebini bilmem ama basılma sebebinin tamamen ekonomik olduğunu ve hiçbir akademik tarafının olmadığını düşünüyorum.Okunmasına diyecek bir lafım yok,elime geçse belki okurum(bu kitaba beş kuruş vermem çünkü) sırf o psikolojiyi görmek için..Ama okuduktan sonra bu kitaba,bu nefrete,bu cehalete 10 üzerinden 10 veriliyorsa ve hiçbir şekilde bu nefret eleştirilmiyorsa burada bir art niyet ararım..Unutmayın ki rasyonel öfke her zaman daha yararlıdır,nefret ise sadece nefret doğrurur..Ve bu nefret her çağda karşımıza bir anıt gibi dikilir…

Neyse çok uzattım kitaba geçeyim..Kitabı anlatacak değilim elbette fakat bu kitaba inceleme yazmamın(gelki inceleme değil kişisel görüş diyelim) en büyük sebebi malum kitabın elden ele dolaşması oldu.Reklamın iyisi kötüsü olmaz(ben de dolaylı yoldan o kitabın reklamını yapmış oldum) Bu yüzden onun yerine feminizmde çığır açmış bu muazzam çalışmayı okumanızı tavsiye ederim…Kitabın bize sorgulattığı düşünce “cinsiyet biyolojik midir yoksa toplumsal mıdır? “ Cinsiyet verili midir? Yoksa bize toplum mu dayatır? Yani düşman erkekler midir yoksa eril dil mi? Yani bela olan şey erkek cinsiyeti midir yoksa cinsiyet dediğimiz şeyin her türlüsü mü? Yani cinsiyetin kendisi mi? Kadın bir toplumsal cinsiyet olmayan mıdır yoksa cinsiyet dediğimiz şeyin tam da üzerine denk gelen,onu ifade eden midir?

Bu konular Lacan,Freud,Foucault,Simone de Beaveur,İrigaray,Melaine Klein gibi psikanalist ve ya filozofların görüşleri üzerinden cinsiyetler açısından ele alınmış.Ayrıca cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramlarına yeni bir bakış açısı getirmiş ve feminizm dünyasında bir bomba etkisi yaratmış,Querr kavramının öncülerinden olmuştur..Bu yüzden olaya önce bilimsel yaklaşmanızı,ilk olarak bu konu hakkında bilgi sahibi olmanızı sonrasında o malum minvalde eserler okumanızı tavsiye ederim..Kimse yanlış bir şey çıkarmasın dediklerim zaten mevcutsa o kitaba eleştirel olarak yaklaşacak kadar bilgi ve ya fikir sahibi iseniz zehirlenmezsiniz.Ben kendime güvenmediğim okumayacağım,sizi de onu değil bunu okumaya davet ediyorum..Seçim sizin…

Saudade, bir alıntı ekledi.
19 dk. · Kitabı okuyor

Cemil Meriç'in retinası henüz 38'inde çatlayıp giderken, yani bu ülke gözlerini kaydederken Ahmet abi, sorulacak soru bu değil belki de, gerçekten çok üzgünüm ama; söz değil, sabır değil, kalp değil, hırs değil, bir retina niye çatlar?

Yoksulluk Şarkıları, Güven Adıgüzel (Sayfa 38)Yoksulluk Şarkıları, Güven Adıgüzel (Sayfa 38)

Yaşadıgımız Dünya'ya çocuk getirilmeli mi ?
Kesinlikle sonuna kadar okumanız dileğiyle

Geçip giden ömrüm boyunca aklımı kurcalayan en büyük sorularından biriydi bu Evren'e yeni bir insan yani bir çocuk getirmelimiyim ? Ona acı cektirmek istemem hicbir zaman ama kendi bencilliğimle de savaşmak durumunda kalırdım kendimle bu ikilem yüzünden ama hiçbir zaman düşünmedim ikinci sorguladığımı düşünmeyeceğimde.Hayata gelmeye değer mi? Tasaya, kedere karşın hayatın zevkini yüklenmeniz yarışı önde bitirmeniz anlamına mı geliyor?Gustave Flaubert; varoluş rezilliğini ve ağırlığını kimseye iletmek istemediği için, baba olsaydı kendini lanetleyebileceğini iddia etmişti. Fyodor Dostoyevsky ise Karamazov Kardeşler adlı eserinde daha da kasvetlileşerek “Dünyaya hiç gelmemiş olmak için, beni rahimde öldürmelerine izin verirdim.” ifadesini kullanmıştı.

Arthur Schopenhauer bu konuda özellikle kötümserdi:

“Çocuklar yalnızca bir eylem dolayısıyla dünyaya getirilseydiler, insan ırkı var olmaya devam eder miydi? Bir insan, varoluş yükünü transfer edeceği ya da her halükarda bu yükü üzerine hiç alınmadan, soğuk kanlılıkla dayatacağı için gelecek jenerasyona çok fazla sempati duymayı tercih etmeyebilir.”

Bu görüşü İncil’in yeni uluslararası versiyonunda bile bulabiliriz:

“Ölü olanların, zaten ölmüş olanların; yaşayanlardan, hala yaşıyor olanlardan daha mutlu olduklarını bildirdim. Ama ikisinden de iyisi hiç doğmamış olanlar, güneşin altında oluşan şeytanı hiç görmemiş olanlardır.”

Küresel ısınmanın, nükleer savaş beklentilerinin, bölücü populist politikacıların yükselmeye başladığı dönemimizde; felsefenin bu küçük ama canlı köşesinde duran anti-natalizm’e hoş geldiniz. Bu felsefenin modern mimarlarından biri olan David Benatari “anti-natalizm” kavramını uydurmuş ya da uydurmamış olabilir – bir yerlere varabilmek için  “entelektüel bir kazı” yapmış ve bir seçici kurul bunu hala tartışmaktadır. En son Sam Harris’in “Waking Up Podcast”ine konuk olmuş ve bu uzunca tartışılan konudaki görüşlerinde katılaşmıştır: Hayat yaşamaya değer mi? Benatar hayır diyor, en azından hiç doğmamış olanlar için.

Cape Town Üniversitesi’nin Felsefe Bölüm Başkanı ve “Better Never to Have Been” kitabının yazarı Benatar, felsefesini “Dünyaya gelmek yalnızca felaket değil, çok ciddi bir felaket.” şeklinde özetliyor ve şu şekilde devam ediyor:

“Hayata yeni insanlar getirmemeliyiz; fakat bence bu görüş, hayata bilinçli insanlar getirmemeliyiz şeklinde daha da kapsamlı. Bu sadece var olmak felakettir şeklinde bir görüş değil, daha da ötesinde dünyaya canlı getirmek yanlıştır. “

Harris, Budizm ile bir korelasyon bulmuştur. Sir Hari Singh Gour’un Budist metin çevirilerine göre, Buddha; insanların başlattıkları ızdıraptan bihaber olduklarını; ihtiyarlık ve ölümün sebebinin varoluş olduğunu iddia ediyor. İnsanlar bu fenalığın farkında olsa idiler, üremeyi derhal bırakırlardı. Bu söylem de Buddha’nın; neden kendi öz oğluna “pranga” ve “engel” anlamlarına gelen Rahula ismini verdiğini açıklayabilir. Tabi ki çocuk, Buddha efsanevi yolculuğuna çıkmadan önce dünyaya geliyor ve adı üzerinde Rahula, bencilce, babasının aydınlanma arayışına engel oluyor.

Ahlak kuralları Budizm’in; anti-natalizmin kurucu ilkelerinde olduğu kadar kritik parçalarıdır. Benatar; hayattaki iyi ve kötü şeyler arasında bir değerler asimetrisi olduğuna inanır. Evrenin ücra köşelerini düşündüğümüzde (ki bu evrenin çoğunluğudur), oralarda iyinin var olmayabileceği aklımıza gelmez. Ama eğer kederin var olmadığı üzerine düşünürsek – örneğin Mars’ta; bunu, hayatta olmayan varlıkların acıdan kaçmış oldukları şeklinde pozitif bir şeymiş gibi algılayabiliriz. Benatar, acının yokluğuna dair bu algıya daha çok odaklanmaktadır.

Ölmek zordur.

Harris; Benatar’ın gözleminin; felaket boyutundaki olayların, insan popülasyonunu sert bir biçimde azaltabileceği ya da varoluşunu bitirebileceği fikrini içeren varoluşsal risk üzerine çalışan felsefecilerin direkt olarak aksine olduğundan bahseder. Oxford felsefecisi William MacAskill’den alıntı yapan Harris; mümkün olabilecek en büyük hatanın, bizi örneğin nükleer savaş gibi özkıyım riskine sokabilecek bir şey yapmak olduğunu belirtiyor. Çünkü bu tür bir hamle; evrenle sayısız yıllardır süren yapıcı ilişkimizden sonra var olan söylenememiş doğrulara olan tüm kapıları kapatır. Harris, bu varsayımsal zaiyatların, tamamen ortadan kaldırılmış olabilecek herhangi bir acı ile eşit olduğuna inanmaktadır.

Harris daha sonra; Benatar’ın “belirsizlik duygusu” olarak da ifade ettiiği, “yaşamaya değer bir hayat” yaratmanın ne gerektirdiği üzerine kafa yormuştur. Benatar; hayata değer bir başlangıç ile değer bir devam etme sürecini ayrı tutmuştur. Bu anlam bulanıklığındaki eksiklik; intiharı da savunmadığı için esas noktasının anlaşılmasını imkansız kılar. Başkalarını hayata getirmek ile ilgili olarak, her halükarda hayata başlama çıtası şu an olduğundan çok daha yüksek olmalıdır.

Birini hayata getirmeyi düşünüyorsanız, yalnızca gençlik çağlarını düşünmüyorsunuz, aynı zamanda 80li yaşlarını da düşünüyorsunuz. Ebeveynler; onlar öldükten on yıllar sonra, gelecek çocuklarının bedenlerine zarar verecek olan kanser hakkında düşünmezler.

Benatar, görmek için sabırsızlandığınız bir mukayeseyi oyuna döker. Sonunda vasat olduğu ortaya çıkacak bir şova bilet alıyor ve katılıyorsunuz. Öncesinde; düşündüğünüz gibi olmadığını bilseydiniz, zamanınızı boşa harcamazdınız. Bu yine, Budizm ile aynı paraleldedir, yalnızca bu açıdan değişmesi gereken sizin algınızdır; ille de geçmişe sünger çekmeniz gerekmiyor.

Harris faydaları araştırmaya devam eder. Zaten denemeye istekli değil isen, hayatın ne kadar güzel olabileceğine dair bir anlatı yoktur. Güzellikler için potansiyeli olan bir evrenin ışıklarını kesmek, bütünüyle cehennem olan dünyaya bir canlı getirmekten daha kötü değil. Hayatın ne kadar iyi olabileceğini bilemiyoruz, en azından şu anki tecrübemizle.

Bu Harris’in inancına göre özellikle önemli bir soru, çünkü yapay zeka tasarlıyoruz, çünkü farkında bile olmadan hiçbir zaman anlayamayabileceğimiz derecelerde acı çeken zihinler geliştiriyor olabiliriz. Cahillikle, bilgisayarlarımız içinde cehennemler yaratıyor olabiliriz.

Harris, tabi ki, ciddi ölçüde bilime yaslanıyor; fakat Benatar, potansiyel bir fayda için şimdiden itibaren binlerce yıl acı çekmeye devam edecek olan jenerasyonların, şu anın acısını çekmelerine değmeyeceğini düşünmektedir. Harris, var olmamaktan daha iyi olan potansiyel birçok varoluş olduğunu ifade ederken, Benatar basitçe; hiç var olmamış olmaktan daha iyi bir var olma ihtimalini hayal edememektedir.

İki saatlik sohbet; aynı zemininin sayısız benzerliği kapladığı gibi, canlandırıcı ve yorucudur. Ama Budist münazara geleneklerindeki gibi, bu detaylar gereklidir. Anti-natalizm, bir asansör konuşmasında özetlenebilecek  bir felsefe değildir; özellikle dikkate alındığında en temel biyolojik dürtülerimize ters düşer. Herhangi bir aileye; çocuklarının hiç doğmamış olmaları gerektiğini söylediğinizde, mantıklı bir cevap gelmeyecektir.

Çok şükür ki; bu kadar duygusal bir konuda ustalıkla, sohbet hiç kızışmamıştır. Benatar onlarca yıldır bu alanda çalışırken, Harris her zaman mantıklı bir tartışmacı olmuştur. Harris, acılarından doğan kişilerden bahsederken – çoğu insan beklenmedik davranışsal ve duygusal faydalarla acının öteki tarafına geçmiştir – Benatar varoluş algınızın gerçeği anlama şeklinizi değiştirdiğini kabul eder. Bir deneyimin hayatınızı zenginleştirdiğini düşünüyorsanız, öyle olmuştur.

Sonuçta, yine de, bu ızdıraba hala değmez. Benatar tecavüz kurbanlarına başvurur. Bu deneyimi alırsınız ve danışmanlık ve terapi ile diğerlerine yardım edersiniz, ama tecavüz bu ızdıraba sebep olacak kadar değerli olabilir mi? Bu, yaşayanların boğuşmaya devam edeceği, varoluş hakkındaki daha büyük sorunun bir mukayesesidir ama Benatar’a sorarsanız, en çok fayda sağlayan hiç doğmamış olandır

Ayşe Çakır, Ölüm Defteri'yi inceledi.
2 saat önce · Kitabı okudu · 9/10 puan

Sonunu ne kadar bilsemde kabul edemedim. Zaten böyle olacağı kapakta yazan sözlerde vardı. İnsanın aklında çoğu soru kalıyor: " O adam kimdi? Amacı neydi? Neden onları korkutmak istedi?" ...
Fakat bunun çocuğun bildiklerini yazdığı bir günlük olduğunu unutmamak gerek. Bence adamın kitabı yarım bırakma nedeni devamını bizim getirmemizi istemesi. Bana kalırsa o defteri polisler buldu. Sonra soruşturma falan. Neyse bunlar bende kalsın esas soruya gelelim. Okunulur mu? Okunulur.

zeyneb, bir alıntı ekledi.
3 saat önce · Kitabı okuyor

İyileşmek için hiçbir gayret göstermemişti. Sanki yıllarca süren bu mutsuzluk, bu kederli hal bir an önce bitsin der gibiydi yüzü. Dönüşsüz bir yola girdiği için huzurluydu. Aziz Bey bunu belli belirsiz hissediyor ve kahroluyordu. Vuslat’ın nefesinin hafiflediği, ölüme yaklaştığı her an, aklından hep aynı soru geçiyordu:
“Beni sevdiğine pişman oldu mu?”

Aziz Bey Hadisesi, Ayfer Tunç (Sayfa 61 - Can Yayınları ekitap)Aziz Bey Hadisesi, Ayfer Tunç (Sayfa 61 - Can Yayınları ekitap)
Hakan Can, bir alıntı ekledi.
3 saat önce · Kitabı okuyor

“Çalışanların soru sorması tehlikelidir. André Gorz’un ifadeleriyle söylersek, “İnsanlar bütün değerlerin sayılabilir olmadığını, paranın her şeyi satın alamayacağını, satın alınamayan şeyin temel olduğunu hatta işin özü olduğunu keşfettiklerinde ‘ticaret düzeni’ temelden sarsılır.

Yavaşla, Kemal Sayar (Sayfa 74)Yavaşla, Kemal Sayar (Sayfa 74)
Abdurrahim Nalbant, Cehennem'i inceledi.
 4 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · 7/10 puan

Robert Langdon, amnezi geçirmiş bir halde, bir hastane odasında uyanıyor. Kendini Floransa'da bulan Langdon, son 48 saatlik dilimi hatırlamıyor ve en son Amerika'da bulunduğunu hatırlayan profesör büyük bir şaşkınlık geçiriyor. Henüz daha ne olduğunu kavrayamadan, hastane karışıyor ve bir kiralık katil Langdon'ı öldürmek üzere hastaneye giriş yapıyor ve masum bir doktoru öldürüyor. Langdon, Sienna Brooks'un yardımıyla hastaneden kaçıyor ve Dr.Brooks'un dairesinde soluklanma fırsatı buluyor. Neler döndüğünü kavrayamayan Lagdon, Amerika Büyüleyiciliğini arayarak yardım istiyor ve bulunduğu binaya yardım yerine eli silahlı bir ekip ve hastanede canına kasteden kiralık katil geliyor. Langdon, kendi devletinin neden onu öldürtmek istediğini anlamamış bir halde, kafasında büyük soru işaretleriyle, Dr.Brooks'un yardımlarıyla binadan kaçıyor, kendini büyük bir kaçışın ve arayışın içinde buluyor.

Dan Brown, Dante'nin Cehennem'inden esinlediği bu kitapta, İlahi Komedya'dan pasajlarla büyük bir şifreyi çözmeye çalışıyor. "Ölüm kalım meselesi" olan ve zamanı kısıtlı olan profesör, Floransa'da o vaftizhane benim, şu bazilika senin birer birer şifreleri çözerek, yolu cihanın sultanı Şehr-i İstanbul'a düşüyor.

Kitaplarında; hemen hemen aynı konuları işlediği ve klişe karakterlere sahip olduğu için bu kitabını pek bir keyifle "aman ne olacak acaba?" diye okuyamadım. Klasikleşmiş olay örgüsü ve ters köşeleriyle, okur ne olacağını az çok tahmin edebiliyor ve hatta işler çok düzgün giderken "kesin biri hain veya düşmana dönecek" diyebiliyorsunuz. Artık bayağılaşan bu bilindik kurgusuyla Dan Brown, ne yazık ki beni eskisi kadar heyecanlandırmayı başaramıyor. Her sanatsal eserin adı geçince hemen bir paragraf altında uzunca açıklaması bulunması bir zaman sonra sizi sıkıyor, "yeter artık açıklamayı bırak da şu hikayeyi anlat" dediğim birçok sayfa oldu.

Kitabın beni heyecanlandıran tek hareketi, bir şekilde İstanbul'a bağlanmasıydı fakat İstanbul'a hakkettiği kadar yer verilmemesi beni hayal kırıklığına uğrattı. Her geldiği mekanda paragraf dolusu açıklama yapan yazarımızın İstanbul gibi tarihin beşiği sayılabilecek bir şehri böylesine yüzeysel geçmesine üzüldüm. Belki başka bir kitabında İstanbul'a daha büyük yer verebilir ve bu hayal kırıklığını telafi eder.

Kitap iyi bir kitap ama aradığımı bulduğumu söylemem. Ben hikayenin daha fazla İstanbul'da geçmesini isterdim. Okunabilir.

Cemile yılmaz, bir alıntı ekledi.
6 saat önce · Kitabı okudu · 5/10 puan

Bilinmeyen" dedi Faxe'nin ormanda çınlayan yumuşak sesi, "önceden görülmeyen, kanıtlanmayan, hayat bunlar üzerine kuruludur. Cehalet düşüncenin temelidir. Kanıtsızlık eylemin temelidir. Tanrı'nın olmadığı kanıtlansaydı dinler olmazdı, ne Handdara, ne Yomeshta, ne de ocak-tanrıları, hiçbiri. Ama Tanrı'nın olduğu kanıtlan saydı da gene dinler olmazdı... Söylesenize, Genri, nedir bilinen? Kesin, tahmin edilen, kaçınılmaz olan sizin ve benim geleceğimize dair bildiğimiz tek kesin şey nedir?" "ikimizin de öleceğimiz." "Evet, işte, cevabı olan tek bir soru var, Genri ve o yanıtı da zaten biliyoruz. Hayatı mümkün kılan şey sürekli, dayanılmaz belirsizliktir, yani bir sonra ne olacağını bilememek."

Karanlığın Sol Eli, Ursula K. Le GuinKaranlığın Sol Eli, Ursula K. Le Guin