Sizlere bir soru?
Diyelim ki okumak istediğiniz bölümün ileride iş istihdamı yok denecek kadar az. Buna rağmen okumayı göze alır mıydınız yoksa yapmaktan asla zevk almayacağınız mesleğe mi yönelirdiniz?

Deli Hüseyin Paşa
4. Murat dönemidir...

Kimine göre Bursa'nın Yenişehir'inden, kimine göre de Kastamonu'dan gelen Hüseyin adlı bir Türk delikanlısının şansı yaver gitmiş; Osmanlı Sarayı'nın "odun" işlerine bakmaya başlamıştır. Saray'daki ünvanı da "Zülüflü Baltacı"dır.

Hüseyin, işini hakkıyla yapar. Okumuş değildir. Anadolu Türkünün fazla okumasına zaten gerek de yoktur; o, bunu bilir... Devlete okumuş, güvenilir adam yetiştirmenin yolu bellidir.: Enderun!

Saray'ın bağdırndaki Enderun'a yeteri kadar Hıristiyan çocuğu alıp, okutarak "adam edip", onları yeri geldikçe devletin makamlarında kullanmak bir Osmanlı yasasıdır.

Türk'e ne gerek vardır!

Oduncu Hüseyin, Anadolu'nun bozkır çiçeği ile bezeli özgür yaylalarında büyümüş; arı-duru havasını solumuş; güreş tutarak eğlenmiş, pazusu kuvvetli bir Türk delikanlısı idi.

O kirlenmemiş bir bozkır rüzgarıdır, Saray'ın boz bulanık atmosferinde esen!

Zeka gücüne itibar edilmediğine göre; o da, pazu gücüne önem veriyordu. Başka "Zülüflü Baltacılar"ın iki seferde taşıyacağı odunu o, bir defada taşıyordu... Bu hareketlerinden dolayı adı deliye çıkmıştı.

Odunu fazlaca taşıyor, saatlerce yorulmadan odun kırıyordu; ama, aklı hep İran'dan gelen yay'da idi...

İran Elçisi, Osmanlı'ya "armağan" olarak bir kurulu yay getirmiş: "Bu yayın kirişini çıkarıp, tekrar kuracak bir yiğit, Osmanlı mülkünde acep var mıdır?" diye bir soru ortaya atarak, armağanını vermişti!

Elçi, bu yayı Osmanlı mülkünde kimsenin çekemeyeceğini sanıyordu. Yay, İran'da hazırlanmıştı...

İran bu yayı, "armağan" bahanesiyle Osmanlı'nın kucağına atmakla; Osmanlı'nın başına bir büyük dert sardığının farkındaydı...

Gerçekten, İstanbul ve çevresi aranmış, taranmış ama; bu yayı değil bozup kurmak; kirişini bile oynatacak bir yiğit bulunamamıştı!

Bu uğursuz yayı çekecek biri bulunduğunda, derhal Saray'a gönderilmesi için her yere el altından adamlar salınmıştı ama ne çare ki günlerdir hala bir ses çıkmamıştı...

Devlet adamları, İranlı Elçi'nin başlarına sardıkları bu "milli belayı" bir an önce defetmek için yoğun çaba harcıyorlardı. Bu uğursuz yayın hakkı verilmedikçe, devlet adamlarına huzur yoktu. Aslında Elçi'ye belli etmiyorlardı ama, içten içe, kendilerini İran karşısında yenilmiş sayıyorlardı... Bağdat'ı fethetmiş bir Sultan Murat, bu aşağılanmaya dayanamazdı!

Hele, Elçi'nin sofra başında veya vezirlerle konuşurken işi şakaya getirip; "Bizim yay ne alemde?" diye sormasına, verilen yanıtlar "Biz onu önemsemiyoruz" gibisindendi ama içleri yanıyordu...

Gerçek şu ki; İran, Osmanlı'nın gücü ile alay ediyordu!

Bu "mel'un" yay, Saray'da kızlar Ağası'na emanet edilmiş; o da duvara asmıştı. Yay, Ağa'nın odasındaki duvarda, kendisini hakkıyla kullanacak bir Osmanlı yiğidini bekliyordu...

Deli, Hüseyin, odaya her odun getirişinde gözünü yay'dan ayıramıyordu... İçinden o yayı alıp çekmek geçiyordu ama; "yayı çekerken üstüme Ağa gelir de; "niçin burnunu görevin olmayan işlere sokarsın?" diye azarlarsa korkusu, kendisini engelliyordu...

Bir gün dayanamadı; yayı duvardan aldığı gibi, çekmeye başladı. Hiç zorlanmadan kirişinden çıkarıp bozdu. Tam tekrar kuracaktı ki, diğer Baltacılar "Ağa geliyor" diye, kendisini uyardılar. Hüseyin de, Ağa'nın hışmına uğramak korkusundan, telaşa kapıldı ve yayı kurmadan duvara astığı gibi odadan fırlayıp, koğuşuna gitti...

Ağa, odaya girince, günlerdir olduğu gibi uğursuz yaya nefret dolu bir bakış daha fırlattı...

Fakat o da ne? Yay, bozuk durumdaydı! Derhal Kethüdasını çağırarak:

-Bu yayı bozanın kim olduğunu sordu.

Kethüda saklayamazdı:

"Ağam, Deli Hüseyin odaya odun getirdiğinde bu yayı bir kaç defa çekti... Sizin geldiğinizi duyunca korkusundan kaçtı" dedi.

Kızlar Ağası, bu sözlere değil kızmak; sevincinden ne yapacağını şaşırdı... Hemen Deli Hüseyin'i buldurdu. Karşısında bir kaç defa yayı çektirdi, bozdurdu, tekrar kurdurdu...

Ve bu mutlu haber, 4. Murat'a aynı gün ulaştırıldı.

Deli Hüseyin, giydirildi, kuşatıldı ve Padişahın huzuruna çıkartıldı.

Sultan Murat:
-Yiğit hele bir çek bakalım şu yayı, dedi.

Deli Hüseyin, yayı birkaç defa çekti, bozdu, tekrar eski haline getirdi. Deli Hüseyin yayı bozup dağıttıkça, Sultan Murat sevinçten, sadece:
-Yüzün ak ola... İki cihanda berhüdar olasın... diyor, başka birşey demiyordu.

4. Murat da hiç vakit kaybetmeden İran Elçisi'ni davet etti.

Saray'da yenilip, içilirken, her zaman olduğu gibi, Elçi:

-Bizim yay ne alemde? diye sordu.

4. Murat günlerdir omzunda taşıdığı bir yükün ağırlığı kalkmış insanların rahatlığıyla:
-Hangi yay? dedi.

-Şu benim İran'dan getirdiğim yay...

-Haa.. o mu? Biz onu hepten unuttuk... Siz o yayın kirişini bile çekecek adam bulamaz diyordunuz... Osmanlı mülkünde onun için pehlivan adam aramamıza gerek yoktur. O yayı, sarayımın oduncu bile çeker, dedi ve Deli Hüseyin'i çağırttı.

Deli Hüseyin, İran Elçisi'nin huzurunda o "çekilemez" denilen yayı, bir çekişte paramparça etti! Elinde kalan parçaları ile de, yaş söğüt dalını büken çocuklar gibi oynadı...

--------------------

Daha sonra Deli Hüseyin saray odunculuğunda terfi ederek Paşa ünvanı aldı ve müthiş başarılara imza attı. Fakat bu yükseliş onun sonunu da getirdi. Dönme ve devşirmelerin kumpaslarıyla Padişa 4. Mehmet'in ve Şeyhülislam'ın onayıyla Aralık 1658'de boğularak öldürüldü. Kahramanlıkları çok uzun yazmak isterdim ama birkaç saatimi alacak gibi malesef o kadar vaktim yok. Diyebilirim ki Gazi Osman Paşa gibi bir şahsiyet, müthiş bir komutan... Venedikli ressamlar, Deli Hüseyin Paşa'yı "Kaytas" adlı atı üzerinde gösteren tablolar yapmışlar ve bu tablolar Avrupa'da kapışılmış.

Kitaplar Kalp Kırmazlar, Allah'ın Kılıcı'ı inceledi.
17 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Kitap gayet anlaşılırdı bence ve gayet güzel anlatılmış. Evet soru cevap kısmı ilk okurken beni de rahatsız etmedi değil. Lakin yazarın diğer kitaplarını incelediğimde de aynı usluba rastladım. Ve bir müddet sonra uslup hoşuma gitmeye başladı. Yani okurken gözden kaçırabileceğimiz bazı ince ayrıntıları soru sorarak güzel bir şekilde hatırlatmış

Ay Sel, bir alıntı ekledi.
18 saat önce

-Sultan Abdülhamid kendisini devirmek isteyenleri şart koştukları meşrutiyeti kabul ve ilan etseydi tahtta kalabilecek miydi?
Işte bütün yolları Londra'ya çıkaran asıl soru budur!
Sultan onların her istediğini yapsa, değil meşrutiyeti ilan etmek 1908'de cumhuriyeti getirse, hilafeti kaldirsa, saltanatı yiksa yine tahtta kalamayacakti. Çünkü milletinin Musul'daki hazinesini Ingiliz petrol şirketlerine vermemekte direniyordu! Tek sayfalık düzenlemeyle Musul'daki imtiyazlari bu şirketlere biraksaydi kendisi ne darbeye maruz kalırdı ne de meşrutiyeti getirmiyor diye bir tezgaha kurban edilirdi.

Muhsin Yazıcıoğlu Suikasti, Orhun Ertuğrul BozokMuhsin Yazıcıoğlu Suikasti, Orhun Ertuğrul Bozok

Tanrı’ya inanıyor musunuz? Yanlış soru. Tanrı bize inanıyor mu? Bir zamanlar Grunwalski adında bir arkadaşım vardı. Birlikte Sibirya’ya sürgün edilmiştik. Sibirya’ya mahkum olarak gittiğinizde trende hayvanlarla birlikte yolculuk yaparsınız. Buzlu bozkırlarda günlerce kimseyi görmeden yolculuk yaparsınız. Isınmak için diğerlerine yanaşırsın. Sorun ise rahatlamaktı: tuvalet, bunu trende yapamazsın. Tren su almak için durduğunda bunu yapabilirsin. Ama Grunwalski utangaçtı. Hatta beraber banyo yaptığımızda bile yüzü asılırdı. Şaka yapardım ben de. Neyse, tren durdu herkes sıçmak için raylara atladı. Grunwalski benden o kadar rahatsız oluyordu ki, uzaklaşıp yapmayı tercih etti. Tren hareket etmeye başladı, herkes vagona atladı çünkü, tren kimseyi beklemez. Grunwalski’nin ise sorunu vardı. Çalının arkasında hâlâ sıçıyordu. Elleriyle pantolonunu tutar şekilde çalının arkasından çıktığını gördüm. Treni yakalamaya çalışıyordu. Elimi ona uzatıyordum ama ne zaman bana yetişse pantolonu elinden düşer tekrar onu tutmaya çalışırdı. Pantolonu tekrar tutar tekrar koşmaya başlardı ama pantolonu düştükçe geride kaldı.

Said sorar: Sonra ne oldu ?

Yaşlı adam devam eder: Hiçbir şey. Grunwalski donarak öldü.

Asıl soru Said’den gelir: Bunu bize neden anlattı ?

La Haine

Merve, bir alıntı ekledi.
19 Eyl 22:03

Tanrı’ya inanmak için insanın aklını yitirmesi gerekir. Kimilerinin korkularının, kimilerinin zayıflığının meyvesi olan bu iğrenç hortlak, Eugenie, yeryüzünün sisteminde bir ise yaramaz: bu sisteme zarar verir, çünkü onun adil olması gereken istençleri doğa yasalarındaki temel adaletsizliklerle asla bir arada olamaz; onun sürekli olarak iyiliği istemesi gerekir, doğa ise kendi yasalarına hizmet eden kötülüğün karşılığı olarak iyiliği arzulamaktadır; onun sürekli hareket halinde olması gerekir, oysa bu daimi eylemi yasalarından biri kılan doğa onunla ancak daimi karşıtlık ve rekabet halinde olabilir. Ama, buna karşılık, Tanrı ile doğa aynı şeydir denebilir. Bu bir saçmalık değil midir? Yaratılmış olan şey yaratan varlığa eşit olamaz: Saat, saatçi olabilir mi? O halde, diye devam edilir söze, doğa hiçtir. Tanrı her şeydir. Bu da bir başka aptallık! Evrende zorunlu olarak iki şey vardır: yaratıcı
fail ve yaratılan birey. Şimdi, yaratıcı fail kimdir? İşte çözülmesi gereken tek güçlük budur, cevaplandırılması gereken tek soru budur.

Tanrı'ya Karşı Söylev, Marquis De Sade (Sayfa 30)Tanrı'ya Karşı Söylev, Marquis De Sade (Sayfa 30)
Nergiz, bir alıntı ekledi.
19 Eyl 20:51 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

"Küçük prens bir soru sordu mu peşini asla bırakmazdı."

Küçük Prens, Antoine De Saint-Exupéry (Sayfa 31)Küçük Prens, Antoine De Saint-Exupéry (Sayfa 31)