Sevgiyle, korkuyla, susarak, susamayarak; dostlukla, ihanetle, aileyle, yalnızlıkla... İnsan hayatına böyle cevap verirdi. Belki eksik, belki yanlış, belki yarım... ama yine de kaçınılmaz bir şekilde.
İnsan da olmamak istermiş. "İnsan olmak" zaten insan sözü imiş, tanrı bundan bahsetmemiş, kul demiş. İnsan, rüy-i zeminde insan olmaya kalkmış, kendine de bu adı yine kendi takmış. Allah bizi niye yarattı acaba, diye düşünene verilen açıklama, yani "Bana kulluk etsinler diye yarattım" sözü daha kimsenin damarlarını genişletip içine bir mana sızdırmaınış, bunu duyan işiteceğini işitip bir tamam olmamış. Sade yeni bir soru da kalmamış. Öyle miymiş, öy leymiş.
Cahiliye devrinde erkekler küçük kızlarla evlenmeyi tercih ederlerdi. Kızlar genellikle on iki yaşına basmadan evlendirilir ve ancak çocuk doğurduktan sonra aileye dâhil edilirdi. Çocuk doğurmadan ölürse kocasına baş sağlığı dilenmezdi. Küçük kızlarla evlilik İslam hukukunda da tecviz edilmiştir. Nitekim Talâk 65/4. ayetteki vellâî lem yahidne (hayız görmemiş kadınlar) ifadesi klasik tefsirlerde, "çocuk denecek yaşta evlenip dul kalan ve hâlen âdet görme çağma ulaşmamış olan küçükler" şeklinde izah edilmiş, ayrıca bu ayetin nüzul sebebiyle ilgili olarak, Übey b. Ka'b'ın Hz. Peygamber'e hayızdan kesilen, küçük yaşta dul kalan, fakat henüz âdet görme çağına ulaşmayan ve bir de hamile olan kadınların iddet süreleri hakkında soru sorduğuna dair bir rivayet nakledilmiştir. Ebû Bekr İbnü'l-Arabî bu ayetin küçük çocukları evlendirmenin cevazına delil teşkil ettiğini söylemiştir.
İlk karşılaştığım yasak, postaneye girmekti. Yıllar boyu onu kafamda büyütmüş; her önünden geçişimde, parlak camının, davetkâr kokusunun, aklıma kök salmış sütunlarının etkisinde ayaklarım beni oraya götürmüştü. Yalnız kaldığım günlerde bir köşeye gider, uzaktan izlerdim, bir sevgiliyi izler gibi. Bu yasak, beni bu köhne yere çekmiş, postaneye gitmek için orada çalışmaktan daha kolay bir yol bulamamıştım sanırım. Oysa bir posta gönderebilirdim. Henüz zamanının geçmediği günlerde bir kartpostal atabilirdim. Adres satırına bir adres, bir isim uydurabilirdim. Sanırım, yanlışlıkla birine, kendimi anlattığım bir mektup gönderebileceğimi düşünmüş, ruhumu başka birine açmanın ürkütücülüğüyle korkup sinmiştim. İnsanlar nasıl anlatırsa anlatsın, kitaplar ne yazarsa yazsın insan kimseye kendinden bahsetmemeli. Bunu yaptığı zaman düşüncelerinde bir düşüş başlar, en başa dönmenin, yeniden toparlanmanın bir yolu yoktur artık. Bu yollar bazen çıkrıkçı yokuşuna çıkar. Beni o yolda gören çok olmuştur. Bir soru sorduklarında karnımı bastırarak kendimi anlatma dürtümü bastırmaya çalıştığımdan konuşamamışımdır, onlarsa yabani deyip geçmiştir. Hayır, elbette söylediklerimden farklı bir şey anlatmaya çalışıyor değilim, hem zaten bunu yapabilecek zihin açıklığında hiç olmadım. Puslu aklım öteleri görmeme hiçbir zaman izin vermediğinden, ben de onun kısıtlayıcılığına teslim oluyor, kendimi görünmez bir duvarın içine hapsediyordum. Size akıl vermeye kalkacak da değilim, yapmaya çabalayıp durduğum, bütün bu miskinliğin içinde iyiden iyiye paslanmış aklımın çürümesini engellemekti. Uyuşukluk, bilinen belirtileri olan, tamamen gelmeden önce ufak uyarılarda bulunan bir hastalığa benzemez; ani gelen bir felçtir o. Bir sabah uyandığınızda artık yumuşak ellerinizin, sevimli ayaklarınızın iradesinin