Batı'da alfabeye dayalı okuma yazma, İsa'dan önce beşinci ya da altıncı yüzyılda yayılmaya başladı. Şimdi aradan iki bin beş yüz yıl geçtikten sonra; günümüzün gençleri kitabı gittikçe daha az ilgi çekici bulmaya başlarken, benliğe neler oluyor diye sormamız gerekiyor kendi kendimize. Bizim öylesine alıştığımız o yaratığa neler oluyor? Çağdaş toplumun karşısında duran son derece sarsıcı bir soru bu çünkü tarihe okuryazarlığın sonucu olarak giren benlik, tarihten silinmenin eşiğine gelmiş durumda.
Ama bugün her şey başka türlü olsaydı, bugün sorabilseydim yanıt verir miydi? Biz sevdiklerimize soru sormuyoruz, tıpkı nefret ettiklerimize de sormadığımız gibi, diye yazmış Roithamer. Aslında şimdi yazdıklarımdan dehşete kapıldım, her şey başka türlü olabilirdi diye düşünüyorum, ama yazdıklarımı düzelteceğim, şimdi değil, böylesi bir düzeltinin zamanı geldiğinde, o zaman düzeltiyi düzelteceğim ve düzeltilmiş olanı düzelteceğim, sonra yeniden, vesaire, diye yazmış Roithamer. Biz sürekli düzeltiriz ve kendimizi düzeltiriz ve de en büyük acımasızlıkla, çünkü her an her şeyi (yazdığımız, düşündüğümüz, yaptığımız) yanlış yaptığımızı kavrarız, yanlış davrandığımızı, nasıl da yanlış davrandığımızı, o zamana kadar her şeyin bir yanlışlık olduğunu, bu yüzden bu yanlışlığı düzeltiriz ve bu yanlışlığın düzeltisini de düzeltiriz ve bu düzeltinin düzeltisinin sonucunu düzeltiriz vesaire, diye yazmış Roithamer.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Başkalarının ölümü bizi kendi ölümümüzle yüzleştirir. Bu iyi bir şey midir? Bu tür bir yüzleşme yas terapisinde teşvik edilmeli midir? Soru: Kaşınmayan yeri neden kaşıyalım? Kayıpla zaten çökmüş olan yaslı kişilerdeki ölüm anksiyetesinin ateşini neden kızıştıralım? Yanıt: Çünkü kişinin kendi ölümüyle yüzleşmesi olumlu
kişisel değişimi doğurabilir.
Tarih bir güneş gibi, önümüze kocaman birer dağ misali gelen/getirilen soru(n)ları çözme konusunda yolumuzu aydınlatıyor bugün. Her daim önümüze çıkan hakikate burada da rastlıyoruz: Gönül dünyamızla meşgul olmadan ve ahireti bir adım öne alarak dünya hayatında yapması gereken ne varsa hakkıyla yerine getirmiş büyüklerin yaşantılarını örnek almadan toplumu, milleti, devleti, dünyayı ihya edemeyiz. Medeniyet mefkûresi diye nitelendirilen hakikat bize tam olarak bunu söylüyor aslında. Elan karşı karşıya kaldığımız meselelerin altında yatan temel sebep biziz. Bir nesil uğruna, bir millet uğruna, bir medeniyet uğruna savaşmak için öncelikle büyük cihada odaklanmak zorundayız.
Karşıtlıklardan oluşan "düşünce" dediğimiz eylemi gerçekleştiremeyen, kendi özgür, kişisel seçmesini (herhangi bir konuda) yapamayan, yaratıcılık heyecanından yoksun, soru sormaktan korkan insanlar topluluğunun hiçbir geleceği yoktur. Hiçbir mutlu geleceği, demek istiyorum.
Bir insanın kafasının içindekilerle, bilgisiyle, yeteneğiyle, yaratıcılığıyla, ortaya koyduklarıyla değil de, sakalıyla, bıyığıyla, giysileriyle ilgilenenlerin, bu sözlerime, değil hak vermesi, anlaması bile olanaksızdır. Onlar için (kıllar sakal, bıyık, saç vb.) muzırdır. Mintan muzırdır. Grev muzırdır. Kitap muzırdır. Çoğu resimler muzırdır. Film muzırdır (eğlenceli ya da korkutucu olmadığında) . Ozgür koşuk şiir muzırdır (özgür olduğu için ) .
Beethoven muzırdır, (özellikle 9. senfonisi. Korosu olduğu için:
Niçin hep bir ağızdan bağırıyor bu insanlar?) Picasso'nun resmi muzırdır.!