Bazı kitaplar insanı hikâyenin içine çağırır, bazılarıysa insanın zihninin içine. Kara Keşiş, ikinci türden bir metin. Anton Çehov, birkaç sayfaya insan aklının kırılganlığını, yalnızlığın zehrini ve “üstün insan” fikrinin tehlikeli büyüsünü sığdırmayı başarıyor.
Kovrin karakteri ilk bakışta parlak, kültürlü ve hayata diğer insanlardan daha yukarıdan bakan biri gibi görünür. Fakat hikâye ilerledikçe onun zekâsıyla deliliği arasındaki çizginin giderek silikleştiğini hissederiz. Kara keşiş figürü burada yalnızca bir hayalet değildir; Kovrin’in içindeki büyüklük arzusunun, yalnızlığının ve ruhsal çöküşünün beden bulmuş hâlidir. Çehov’un asıl başarısı da burada başlıyor: Okur, keşişin gerçekten var olup olmadığını sorgulamayı bir noktadan sonra bırakıyor. Çünkü önemli olan keşişin gerçekliği değil, Kovrin’in ona neden ihtiyaç duyduğu oluyor.
Metnin en çarpıcı yanı ise mutlulukla sağlık arasındaki o acımasız çatışma. Kovrin, deliliğin kıyısındayken daha canlı, daha üretken ve daha mutludur. “İyileştiğinde” ise hayatındaki bütün renkler yavaş yavaş söner. Çehov burada insanı rahatsız eden bir soru bırakıyor geriye: Toplumun “sağlıklı” dediği şey gerçekten yaşamak mıdır, yoksa insanın içindeki ateşi söndürmenin başka bir adı mı?
Kara Keşiş, okunduktan sonra kolay kolay zihinden çıkmayan metinlerden biri. Sessiz ama derin bir huzursuzluk bırakıyor insanda. Sayfalar bittiğinde hikâye sona ermiyor; aksine insan kendi içindeki karanlıkla baş başa kalıyor. Belki de bu yüzden Çehov’un anlattığı keşiş, kitabın içinde değil, okurun zihninde yaşamaya devam ediyor.