“hayatla üçkağıtçılığına alıştığım bir arkadaşla beraber gibiyim şimdi. haline, sözüne alıştım, onun üçkağıtları, kendi kağıtlarımı da bana açtı. insan kendinden yeteri kadar iğrenebiliyorsa, hayattan o kadar iğrenmiyor.”
ama şu haliyle bile hep, süresiz korkudadır. o korktukça “korku olacak,” deniyor. çok korkanın sonunda o kadar korkulacağa uğramayacağı anlatılıyor. ben bu durmadan korkandan da, emniyet duyandan da öyle bir yılgınım ki, o kadar çok dinledim ki, bunların en ufak bir benzerini, bir mekıbenin zerresini gittiğimde orda görürsem, vallahi cehennemin en dibinden çıkarsam allah beni cennetine koysun. ahret ancak hiçbir söylenen ile düşünülen ve hayal edilen ile beraber anılmayacak bir yer ise ki ben öyle umuyorum, öbür dünya denmeyi hakeder. incirle, üzümle, zeytinle, köşkle, huri ile nehir ile... yok. insan söylerken sıkılıyor, orda sıkılmak yok diyorlar bir de. o sıkılma bilmez salaklardan burada çok diyemiyorsun.
sezmek tam da böyle bir şey değil mi... insanı iki, üç, dört beş farklı ucu olan sancılara doğru itiyor; öyle şekilsiz, öyle çaresiz bir şey. başı yok, sonu yok. bende cevabı yok. ona şekil verecek olan “öteki” yok.
"...sebebini anlamıyorum ama seziyorum. sezmek anlamaktan çok kötü. anlamak bir, sezmek bindir, anlamak bir müddet içinizde yürür, anladığınızla bir amorf da olsa şekil alırsınız. sezmek şekilsiz ve hep sancılıdır, her gün yeni bir sancı doğurur...."