Ah, insan neden ölümsüz değil ki, diye düşünür. Beyindeki sinirsel merkezler, giruslar neden var; neden görme, konuşma yeteneklerimiz ve hislerimiz, zekâmız var; eğer bunların hepsi toprağa karışmaya mahkûmsa ve nihayetinde olup olacakları şey, yerkabuğuyla birlikte soğuyarak milyonlarca yıl boyunca anlamsızca ve amaçsızca güneşin etrafında dönmek olacaksa, yüce ve neredeyse Tanrısal bir akla sahip olan insanı yoktan var edip sonra da âdeta alay eder gibi onu toprağa çevirmeye hiç gerek yoktur ki.
Karşısındakine resmiyetle ve duyarsızca yaklaşan bir hâkimin, suçsuz bir kişiyi tüm haklarından mahrum etmek ve onu kürek cezasına çarpmak için tek bir şeye ihtiyacı vardır: zaman. Maaşını hak edebilmek için uygulamak zorunda olduğu birkaç prosedürün gerektirdiği zaman ve sonra... her şey biter. Sonra gel de bu, demiryoluna iki yüz verst mesafedeki küçük, kirli, ücra kasabada hak hukuk ara! Ayrıca her türden şiddet olayı toplum tarafından mantıklı, yerinde bir ihtiyaç olarak görülüyorsa ve diğer yandan, her türlü bağışlayıcı eylem, örneğin beraat kararları, memnuniyetsizlikle karşılanıyor ve intikam duygusu doğuruyorsa adalet beklemek komik olmaz mı?
Bu kasabada yaşamak sıkıcı ve boğucudur, halkın yüksek zevkleri yoktur, zorbalığın, bayağı bir hovardalığın ve ikiyüzlülüğün binbir çeşidinin olduğu, monoton ve anlamsız bir yaşam sürmektedirler. Namussuzların karnı tok sırtı pektir, namuslular ise bir lokma ekmeğe talim eder. Okullara, dürüstçe yayımlanacak bir yerel gazeteye, tiyatroya, toplu okuma ve sohbetlere, aydınların güçlerini birleştirmesine ihtiyaç vardır; toplumun bilinçlenmesi ve ne halde olduğunu anlayarak dehşete düşmesi gerekmektedir.