Bir zamanlar yeşil bir hale vardı başımda. İçime serinlik veren bir adın vardı. Gülünce iyiden iyiye kaybolan çekik gözlerim. Seni görünce çiçekler açan elbiselerim, etekleri dalgalanan, sen çağırınca koşa koşa giden bacaklarım vardı. Masmavi gözlerinde kaybolduğum, patikalardan hızla inip
sana yaban mersini ve böğürtlen toplayan diri ellerim vardı. Börtü böcekle şakıyan bir heves kuşuydum vakti zamanında.
Kafamın içi susmuyor insanı yavaşça tüketen bir hâl bu biraz yürüyeceğim hatta koşmam gerekiyorsa koşacağım kimselerin bilmediği kimseleri tanımadığım yerlere gideceğim ilk önce otogara uğrayacağım ayrılık ve hüznün fotoğrafını çekeceğim oldum olası durakları ve otogarları sevmedim, çünkü en acı vedalar oralarda neyse nereye gideceği bilmediğim mazot kokan bir otobüse sonra trene bineceğim bilmediğim o diyara vardığımda faytonla kasvetli sokakları gezeceğim sokaktaki kimsesizlerin yalnızlıklarına misafir olacağım kendimi yalnız hissetmemek için yanımda en sevdiğim radyomu alacağım, çatlağı biraz cızırtı yapanlardan sanki ses değil de hatıra çalıyor anteni tutturmak için uğraşırken tesadüfen eski bir Kürtçe parçaya denk geleceğim Şakiro’den Kekê Xiyaseddin ya da Şeroye Biro’dan Hekimo olabilir şarkı bana bir dil değil bir yurt gibi gelecek çantama birkaç kitap atacağım Mehmet Uzun’dan Nar Çiçekleri belki Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık bir de dünya klasikleri arasından Camus’nün Yabancısı ya da Dostoyevski'nin Suç Ve Cezası okur muyum bilmiyorum ama orada olmaları yeter insan bazen yalnız olmadığını bilmek için sayfaların ağırlığına ihtiyaç duyar vardığım yerde faytonun tekeri taşlara vururken akşam çökecek sokak lambaları yarım yanacak kimsesizlerin sessizliğine oturup dinleyeceğim belki kafam susmayacak hemen ama sesini kısacak o an anlayacağım kaçmak değil bu kendime doğru yürümek ve yol ilk kez beni yormayacak.
18 Aralık’ı 19 Aralık’a bağlayan gece
S.P