Insanlar için şöyle böyle deriz ama aralarında iyileri de var... Fakat yazık ki onlar bu dünyada bir türlü bahtiyar olma in yolunu bulamıyorlar.. Ya bir çakır pençe arkadaşa düşüyorlar. Ya akraba ahbab şerrine uğruyorlar. Sessizliklerine, safvetlerine hilm ve tahammüllerine kurban gidiyorlar.
Ben aşkı şiirlerde, romanlarda olduğu gibi bir parlak yaz gecesinin mehtabında başlayıp sabahında biten bir rüya addedenlerden değildim. Benim için sevmek bir başka insanın vücudundan, ruhundan bir parça hükmüne girmek, onunla beraber gülüp ağlamak, ıstıraplarını paylaşmak demekti.
Ben zannediyorum ki ömürlerimizin teknesini istediğimiz sahile götürmek için yalnız onun dümenini ele almak kâfidir... Şimdi anlıyorum ki değilmiş... Yollar görünmez kayalarla doluymuş... Onlara çarpmamak lazımmış... Daha fenası gizli ceryanlar varmış ki insan onlara kapıldığı zaman yolun değiştiğini, gittikçe uzaklaştığını fark edemezmiş... Tâ kendisini başka sahillere düşmüş görünceye kadar...
Tevfik Bey elini eski arkadaşının dizine vurarak:
- Bir insan için zaaftan mahrumiyet de büyük bir zaaf değil midir? Hatta zaafların en büyüğü...
- Paradoks yapıyorsunuz Tevfik Bey...
- Bilâkis Allah'ın en basit bir haikatini söylediğine kaniyim. Zehra Hanım'ı size bir kemal heykeli, ideal bir roman kahramanı olarak tasvir ettim. Fakat dikkat ediniz ki "tam bir insandır" sözünü sarf etmedim. Şimdi de size bu güzel madalyonun ters tarafını, kendi görüş ve düşünüşüme göre tasvir edeyim. Doğruluk, temizlik, fedakârlık hastalığı onda insanlığın en kıymetli kabiliyetini öldürmüştür: Acımak kabiliyeti...