Yaradılışımı, geleceğimi, çevremi, insanların farklılığını, duygularımın çeşitliliğini sorguluyordum. Kendimi dinlemeyi öğrenmekti bu yaptığım. Çünkü duyulabilecek kadar yüksek bir ses vardı içimde. Bunu fark edince, dünya üzerindeki bütün insanlar birden yok olsalar dahi yalnız kalmayacağımı anladım. Çünkü ağzımdan çıkan, başkalarının duyabildiği bir sesin yanında içimde yankılanan ve kimsenin varlığından bile haberdar olamayacağı başka bir ses daha vardı. Demek ki kendimle diyalog kurabilir, aynı konu hakkında yüksek sesle bir söz söylerken, içimden de bambaşka bir cümle kurabilirdim. Dünyayla
aramdaki köprüyü ve kendime açılan kapıyı böylece keşfettim.
Tabiî bu aynı zamanda on dört yaşında bir çocuğun yalanı da keşfiydi. Daha doğrusu hiçbir
yalandan acı çekmemeyi öğrenmesiydi. Yüksek sesle inanmadığım her şeyi anlatabilir, içimden
de “İnanmayın bana. Sakın inanmayın. Hepsi yalan! Ağzımdan çıkanı duymanız kolay. Ama
yapabiliyorsanız, bunu da duyun!” diyebilirdim.
Yarın neler getirecekti? Merak ediyordum. Iki elim direksiyonda gözlerimi kapadım. Içinde olduğum şey kendi befenin değilde bir süreliğine ödünç aldığım, yapayalnız, geçici bir kılıftı sanki.
"Bazen sana baktığımda, çok uzak bir yıldıza bakıyormuşum gibi hissediyorum." dedim. "Göz kamaştırıcı fakat on milyonlarca yıl öncesinden gelen bir ışık. Hatta belki de yıldız artık yok. Yine de bazen o ışık bana her şeyden gerçek görünüyor." (153)