Yalnızlık hiçbir zaman sizinle olmaz; daima haricinizdedir ve yalnızca yanınızda bir yabancı varken mümkün hale gelir. Mekan yahut insan, etrafınızda ne varsa hepsini yok saymalı ve etrafınızdaki her şey tarafından yok sayılmalısınız; böylelikle duygularınız ve iradeniz, kaygı veren bir belirsizliğin içinde kuşkulu ve puslu bir hal alacak; kendinize dönük onaylamalar geçersiz hale geleceğinden, bilincinizin içsel algısı dinecektir. Gerçek yalnızlık, kendi başına yaşayan; sizin izine de sesine de rastlayamayacağınız bir yerdedir ve o yerdeki tek yabancı sizsinizdir.
İnsan, can çekişen bir hayvan gördüğünde içini bir dehşet duygusu kaplar. Hayvanı hayvan yapan öz, gözlerinin önünde kaybolup gitmiş, varlığını yitirmiştir. Ama ölen, bir insansa; hele de çok sevilen biriyse; yaşamın yok olması karşısında duyulan dehşetin yanında, ruhun da yırtılıp parçalandığı duyulur. Bu ruh yarası -bedende açılmış bir yara gibidir- bazen ölümcüldür, bazen kendiliğinden kapanır. Ama sızısı hep duyulur ve dış dünyayla ilişkiye geçildiği anda tekrar deşileceğinin korkusu yaşanır.
Prens Andrey, orada, o gece onun gözlerine bakarken gülümsediği gibi mutlu mutlu gülümsedi. “Onu anlıyordum,” diye düşündü Prens Andrey, “Ve anlamaktan da öte: Ruhunun gücünü, içtenliğini, berraklığını görüyordum. Aşık olduğum şey, bedeninin içine hapsolmuş gibi görünen o ruhtu...Öyle bir güçle, öyle bir ihtirasla seviyordum ki onu...”
Olup bitenlerin ağırlığını, bu savaşa katılmış olanlardan daha fazla duyan bu adamın aklı ve bilinci yalnızca o gün, o saat bulanmış değildi. Hayatının sonuna dek, bir an olsun iyiliği, güzelliği, doğruluğu ve insani olan her şeye bu derece uzak olan; bu yüzden de nedenini anlaması onun için imkansız olan tüm yaptıklarını kavrayamayacaktı. Dünyanın yarısının alkışladığı yaşamını ve yaptıklarını inkar edemezdi ve bu yüzden de doğruluğu, iyiliği ve insancıl olan her erdemi inkar etmek zorundaydı.