Fizyonomiye duyulan ilginin ilk zamanlarında Josef Gall gibi biri, satranç dehalarının  beyninin gri kütlesinde farklı bir kıvrım olup olmadığını, başka beyinlere göre daha gelişmiş bir satranç kası ya da satranç çıkıntısı bulunup bulunmadığını tespit etmek için satranç ustalarının beyinlerini parçalara ayırarak araştırılmıştır.
Başlangıcı ve sonu nerededir? Her çocuk onun ilk kurallarını öğrenebilir, her acemi onda kendini dener ama Satranç yine de bu değişmez, dar karenin içinde tüm diğerleriyle kıyaslanamayan özel ustalar yaratır, yalnızca satranca yönelik bir yeteneği olan insanlar; görüş, sabır ve tekniğin tıpkı matematikçilerde, şairlerde ve müzisyenlerdeki gibi belirli bir oranda ama farklı katman ve bağlarda etkin olduğu, özgün dehalar. 
Satranç da bir bilim, bir sanat değil mi, yerle gök arasında süzülen Muhammed’in tabutu gibi, bu iki kategori arasında gidip gelmiyor mu, bütün karşı çiftlerin bir kerelik bileşimi değil mi; eski ama yine de hep yeni, kaynağın da mekanik, ama hayal gücü sayesinde yine de etkili, geometrik olarak sabit alanda sınırlı, bununla birlikte kendi kombinasyonları içinde sınırsız, sürekli kendini geliştirirken yine de kısır, hiçbir yöne götürmeyen bir düşünce, hiçbir hesabı yapılamayan bir matematik, eser ortaya koymayan bir sanat, temeli olmayan bir mimari, her şeye karşın kanıtlandığı üzere kendi kimliği ve varlığı içinde tüm kitap ve eserlerden daha kalıcı, tüm halklara ve tüm zamanlara ait olan; can sıkıntısını öldürmesi, zekayı bilemesi, zihni zorlaması için hangi tanrının yeryüzüne gönderdiğini kimsenin bilmediği tek oyundur.
Bir tek düşünceye kilitlenmiş, saplantılı her tür insan, yaşamın boyunca ilgimi çekmiştir; çünkü bir insan kendini ne kadar sınırlarsa, öte yandan sınırsız olana o kadar yakın olur; özellikle görünüşte dünyadan soyutlanmış yaşayan böyle insanlar kendi kişilikleri içinde karıncalar gibi, dünyanın tuhaf ve benzersiz bir minyatürünü oluştururlar.