ben sana mecburum bilemezsin
adını mıh gibi aklımda tutuyorum
büyüdükçe büyüyor gözlerin
ben sana mecburum bilemezsin
içimi seninle ısıtıyorum
ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
bu şehir o eski İstanbul mudur?
karanlıkta bulutlar parçalanıyor
sokak lambaları birden yanıyor
kaldırımlarda yağmur kokusu
ben sana mecburum sen yoksun
sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
insan bir akşam üstü ansızın yorulur
tutsak ustura ağzında yaşamaktan
kimi zaman ellerini kırar tutkusu
birkaç hayat çıkarır yaşamasından
hangi kapıyı çalsa kimi zaman
arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu
fatihte yoksul bir gramafon çalıyor
eski zamanlardan bir Cuma çalıyor
durup köşe başında deliksiz dinlesem
sana kullanılmamış bir gök getirsem
haftalar ellerimde ufalanıyor
ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
ben sana mecburum sen yoksun
belki Haziranda mavi benekli çocuksun
Ve Martin için çekilip gitme zamanı gelince kız ona bir swinburne ve bir Browning cildi verdi. Browning i İngilizce kurslarından birinde okuyordu. O kızararak durup teşekkürlerini kekelerken öylesine bir oğlan çocuğu gibi göründü ki kızın içinde anaca bir acıma dalgası yükseldi. Kız hoyrat adamı hatırlamadı; ne hapsedilmiş ruhu nede onu tüm erkekliği ile süzerek ona zevk veren ve onu korkutan adamı hatırladı. Karşısında yalnızca derisini bir hindistan cevizi rendesi gibi rendeleyen öylesine nasırlı bir elle elini sıkan bir oğlan çocuğu vardı ve kekeleyerek ona şöyle diyordu " Yaşamımın en büyük anı. Biliyorsunuz alışık değilim şeylere...." çevresine ümitsizlikle baktı. "Böyle insanlar ve evler hepsi bana yeni ve bunu sevdim "