"İşte Evrenin Dili'ni kavrıyorum," dedi ve bu dünyada her şeyin bir anlamı var, atmacaların uçuşuna varıncaya kadar. Bir kadına duyduğu aşk için, içinde derin bir minnet hissetti: "İnsan sevince," diye düşündü, "nesneler daha çok anlam kazanıyor."
Biri Arapça, öteki İspanyolca konuşuyordu.
Yine de pek güzel anlaşmıştı ikisi.
"Sözcüklerin ötesinde bir dil var," diye düşündü.
"Sözcüklere gereksinim duymayan bu dili çözümlemeyi öğrenmeyi başarırsam dünyayı kavramaya başlayacağım."
Bütün yaşamlarını, laboratuvarlarında madenleri arıtmaya adamış insanlardı simyacılar... Bir maden, yıllarca ateşte pişirilecek olursa kendine özgü bütün niteliklerinden kurtulacağına ve onun yerine geriye Evrenin Ruhu'nun kalacağına inanıyorlardı. Bu Yüce Nesne, simyacıların yeryüzünde bulunan her şeyi anlamalarına olanak sağlıyordu. Çünkü bu Yüce Nesne, bütün nesnelerin kendi aralarında iletişim kurmalarını sağlayan dildi. Büyük Marifet ya da Büyük Yapıt adını verdikleri bu bulgu, iki parçadan oluşuyordu: sıvı ve katı.
Bir şeyi çok iyi öğrendim: Bir insan yalnızca susarak görünmez olabilirmiş. Görünmeyi, insanın gözleriyle algıladığı bir şey sanırdım hep... Görünmek gözlerden çok kulaklara bağlıymış meğer.