• https://youtu.be/ZkW-K5RQdzo

    '' L'amour, fait les egalites et ne les cherche pas ''

    1. (Fr.) Aşk eşitlik aramaz, onu kendi yaratır.
  • Gerçekten çok güzel bir kitaptı. Kitabı bitirdiğimde farkettim Zweig Casanova'yı sık sık yerden yere vurdu. Aslında söylediklerinde haklıydıydı yani casanovaya haksız yere yüklenmedi. Casanovaya yüklendiği kadar olmasa da Stendhal için de benzer şeyler yazmıştı. Sık sık Stendhalın mükemmel bir yalancı, göbekli ve görünüşünden dolayı aşk hayatında başarısız olduğunu vurguladı. Tolstoya gelince daha övgü dolu daha yumuşak bir dil kullanmıştı. Tolstoy mükemmel bir insan olduğu içinmi yoksa Zweig Tolstoyun yeteneğine bağlı haklı şöhreti altında ezilmek istemediğindenmi bilmiyorum. Güzel bir kitaptı sevdiğim yazarlar hakkındaki bilgilerimi arttırdı. Zweig gerçekten cesur bir yazarmış onun yerinde bir başkası olsa edebiyat alanında otorite olarak görülebilecek Tolstoy ve Stendhalı övmenin yanında eleştiremeye cesaret edemezdi.
  • Bu aşırı okuma tutkusu tiksindiriyordu onu,çünkü kendisi bu güzelliği tatmamıştı.
  • Aşk, eşitlik aramaz;onu yaratır.
  • Schopenhauer estetik sorunsalın Kantçı ifadesinden yararlandı, - buna rağmen kuşkusuz Kantçı bir gözle bakmadı bu sorunsala. Kant, güzel'in sıfatları arasından, bilgiye şan şeref getirmiş olanları yeğleyip ön plana çıkarmakla sanata bir saygınlık verdiğini düşünmekteydi: kişisel olmama ve genelgeçerlik. Bunun esas itibariyle bir yanılgı olup olmadığını tartışmanın yeri burası değil; benim altını çizmek istediğim tek şey, Kant’ın, sanatçının (yaratıcının) deneyimlerinden yola çıkarak estetik sorunsalı hedeflemek yerine, tüm filozofların yaptığı gibi salt “seyirci”den yola çıkarak sanat ve güzel olan üzerine düşünmüş ve böylelikle, farkına varmaksızın “seyirci”nin kendisini “güzel” kavramına taşımış olduğudur. Güzel’in filozofu, bu “seyirci”yi yeterince tanıyor olsaydı bari! - büyük bir kişisel olgu ve deneyim, güzel olanın alanındaki bir sürü kuvvetli ve en kendine özgü cinsten yaşantı, arzu, sürpriz, esrime olarak yani! Ama korkarım durum her zaman bunun tersiydi: ve bu yüzdendir ki filozoflar bize daha en başından, Kant’ın o ünlü Güzel tanımında olduğu gibi, incelikli bir özdeneyim kıtlığının besili solucan biçiminde temel bir yanılgı olarak içlerine çöreklenmiş olduğu tanımlar suna geliyorlar. “Güzel olan,” dedi Kant, “ilgi olmaksızın beğenilendir.” İlgi olmaksızın! Bu tanımı, gerçek bir “seyirci” ve artist tarafından - Stendhal tarafından yapılmış olan o diğer tanımla karşılaştırın - ‘güzel olan'ı bir keresinde une promesse de bonheur (bir mutluluk vaadi) diye niteler Stendhal. Ne olursa olsun, Kant’ın estetik durum söz konusu olduğunda vurguladığı yegâne şey burada reddedilmekte ve silinip atılmaktadır: le désintéressement (ilgisizlik). Kim haklı, Kant mı Stendhal mi? - Bizim estetikçilerimiz, güzelliğin büyüsü altında çıplak kadın heykellerinin bile “ilgi olmaksızın” seyredilebileceğini söyleyerek terazinin kesesini Kant lehine doldurmaktan bıkıp usanmıyorlarsa, biraz alaya alınmayı da hak ediyorlar demektir: - sanatçıların bu hassas noktaya ilişkin deneyimleri “daha ilginç”tir, ve ne olursa olsun Pygmalion’un “estetik olmayan bir insan” olduğu söylenemez. Biz de estetikçilerimizin böylesi argümanlara yansıyan masumluklarıyla ilgili daha iyi düşünelim, Kant'ın, dokunma duyusunun kendine özgülüğü üzerine bir taşra papazı safdilliğiyle öğrettiklerini de onun şeref hanesine yazalım! - Bu noktada sanat dallarına Kant’tan çok daha farklı bir ölçüde yakın, ama gene de Kant’ın tanımının sihrinden kendini kurtaramamış olan Schopenhauer’a geri dönüyoruz: nasıl olmuştu bu? Durum yeterince garip: Schopenhauer “ilgi olmaksızın” sözünü en kişisel bir tarzda, kendi deneyimleri arasında en düzenli sıklıkta yaşamış olması gerektiği bir deneyimden hareketle yorumladı. Schopenhauer çok az şey hakkında estetik temaşanın etkisi üzerine konuştuğu kadar kesin konuşmuştur: onun cinsel “ilgilenim”in panzehiri olduğunu ileri sürer, şerbetçi otu ve kâfurdan elde edilen maddeler gibi yani, “istenç”ten bu kaçıp kurtulmayı estetik durumun en büyük üstünlüğü ve yararı olarak yüceltmekten asla bıkıp usanmamıştır. Kaldı ki, onun “istenç ve tasarım”a ilişkin temel buluşu, “istenç”ten kurtulmanın yalnızca “tasarım” yoluyla mümkün olabileceği düşüncesi, o cinsel deneyimin bir genelleştiriminden kaynaklanmamış mıydı diye de sormak geliyor insanın içinden. (Bu arada şunu da belirtelim ki, Schopenhauer’ın felsefesine ilişkin tüm sorularda, bu felsefenin yirmi altı yaşında bir gencin buluşu olduğunu, dolayısıyla sırf Schopenhauer’ın özgüllüğünden değil, yaşamın o döneminin özgüllüğünden de payına düşeni almış olduğunu hiçbir zaman gözden kaçırmamak gerekir.) Schopenhauer'ın, estetik durumu övmek için kaleme almış olduğu sayısız pasaj içinde en açık ifade edilmiş olanlarından birine kulak verelim örneğin, bu sözler nasıl bir tonla, acıyla, mutlulukla, şükranla söylenmiştir ona kulak verelim (Welt als Wille und Vorstellung [İstem ve Tasarım Olarak Dünya], I 231): “Bu, Epikuros'un ‘en yüce iyi’ ve ‘tanrıların içinde bulundukları durum' olarak övdüğü ıstırapsız durumdur; aşağılık istenç dürtüsünden o an için azat oluruz; ‘isteme'nin bizi sürdüğü kürek cezasının Şabat’ını kutlarız, Iksion'un tekeri durmuştur”... Ne şiddetli sözcükler! Ne imgeler; azabın ve uzun bir usancın imgeleri! Neredeyse patolojik bir zaman karşılaştırımı, “o an” ile diğerlerinin, “Ixion’un tekeri”nin, “istemenin bizi sürdüğü kürek cezası”nın, “aşağılık istenç dürtüsü”nün karşı karşıya getirilişi! - Ama diyelim ki Schopenhauer kendi açısından yüz kere haklı, ‘güzel olan’ın özünü kavramak açısından neye yarar ki bu? Güzel’in etkilerinden birini tanımladı Schopenhauer, istenç yatıştırıcı etkisini, - ama düzenli olarak görülen bir etki mi ki bu? Daha önce de belirtildiği gibi Schopenhauer’dan daha az duyusal olmamakla beraber, mutluluktan daha çok nasiplenmiş bir yaradılışta olan Stendhal güzel’in bir başka etkisini vurguluyor: “güzel olan mutluluk vaat eder”, ona göre ‘güzel olan’ yoluyla tam da istencin (“ilgi”nin) uyarımıdır söz konusu olan. Ve en nihayetinde, Schopenhauer'ın kendisine karşı bir itiraz da ileri sürülemez mi; kendisini bu konuda pek haksızca Kantçı gördüğü, Kant’ın ‘güzel' tanımını hiç mi hiç Kantçı bir anlayışla ele almamış olduğu; - ‘güzel olan’ı kendisinin de bir “ilgi”den, hem de en kuvvetli, en kişisel ilgiden, işkencesinden kurtulan bir işkence görmüşün ilgisinden yola çıkarak beğendiği ileri sürülemez mi?.. Tekrar ilk sorumuza, “bir filozof çileci idealleri ululuyorsa bunun anlamı nedir?” sorusuna dönersek, bu soruya ilişkin bir ilk ipucu elde ediyoruz burada en azından: bir işkenceden kurtulmak istemektedir o! -
  • Bense deliyim, evet, hissediyorum bunu; deliyim.