Stendhal, bu devasa eserinde bizi Julien Sorel’in hırsları, çelişkileri ve nihayetinde trajik sonuyla baş başa bırakıyor. Kitabı bitirdiğimde zihnimde yankılanan en güçlü duygu, bireyin toplumun ikiyüzlü kuralları arasında kendine bir yer açmaya çalışırken kendi özüne ne kadar yabancılaşabileceği oldu.
Kitabın ismindeki o keskin ayrım (Kırmızı ve Siyah), Julien’in önündeki iki yolu temsil ediyor: Ordunun ihtişamı ve Kilise’nin disiplini. Ancak Julien için bu yollar birer ideal değil, sadece tırmanılması gereken merdivenlerin basamakları. Stendhal, taşradan gelip Paris’in aristokrat salonlarına sızan bu genç adam üzerinden, dönemin Fransız toplumuna ve "Sınıf Atlama" arzusunun yıkıcılığına dair muazzam bir eleştiri sunuyor.
Julien, klasik bir kahraman değil; o, gururuyla nefretini, zekasıyla kibrini harmanlamış bir karakter. Onun Bayan de Rênal’e olan saf ama çatışmalı aşkı ile Mathilde de la Mole’a karşı hissettiği, adeta bir güç savaşına dönen tutkusu arasındaki fark, kitabın psikolojik derinliğini zirveye taşıyor.
Kitabın en sarsıcı noktası, kuşkusuz Julien’in sonu. Toplumun sahte değerlerini reddettiği o mahkeme sahnesi, aslında onun gerçek özgürlüğüne kavuştuğu andır. Julien Sorel, giyotinin soğuk nefesinde hayatına veda ederken, aslında kime ve neye yenildiğini bizlere sorgulatıyor: Kendi hırslarına mı, yoksa içine girmeye çalıştığı o kof aristokrasiye mi?
Sonuç olarak; Kırmızı ve Siyah, sadece 19. yüzyıl Fransası'nı değil, insanın her dönemde değişmeyen o "görünme" ve "var olma" savaşını anlatan zamansız bir başyapıt. Eğer realist edebiyatın psikolojik tahlillerle nasıl devleştiğini görmek istiyorsanız, Julien Sorel'in bu hüzünlü ve öfkeli yolculuğuna mutlaka eşlik etmelisiniz.
Son olarak sevgili Julien hayat sen planlar yaparken, başına gelenler