Bu ortama bir başka olumsuz etki de Güzel Sanatlar Akademisinden geldi. Burada mobilya tasarımı yapan bir bölüm vardı. Bu bölümde 1935 lerde ülkeye getirilen Fransız Prof Sue ve Fransız Art Deco etkisi altında çizim işlerinden anlayan bir grup, çok dar anlamda kendilerini iç mimar olarak adlandırdılar. Bu durumda toplum, mimarları kuru birer teknisyen veya bir yapının zaruri teknik meselelerini hiçe sayan, onları sanatkarane buluşlar ararken çiğneyen ‘yaratıcı tasarımcı’ olarak görmeye başladı.
“Mimarlık sanat, sanatsa yaratıcılıktır” sloganı altında yaratıcı mimar efsanesini gündeme getirdiler. Aldığı ilhamla biçimler uydurmak şeklindeki sözde sanatkarlığın modern çağda yeri yokken, mühendislerin içinden yetişen mimarlara yaratıcılık iddiasına girdiler. Bu daha sonra ODTÜ ve diğer mimarlık mekteplerinde oldukça yaygınlaşarak her mimarın kendini yaratıcı addetmesine yol açtı.
III. Napolyon muhtemel bir isyanı bastırmak için Paris’e yuvarlak meydanlar inşaa ettiriyor ve dik açılı yollarla birbirine bağlatıyor. Arkasından bu meydanlara topçu bataryaları yerleştiriyor. Yani Paris’i bir isyana karşı biçimlendiriyor. Bir şehrin isyan bastırmak üzere topçu bataryalarıyla şekillendirilmesinin insanlık açısından en ufak bir meşru tarafı olabilir mi ?
Nietzsche’ nin bir sözü var: “Batan güneşi severim, çünkü o doğacaktır. Devrilen sütunu severim, çünkü o tekrar dikilecektir. Biz en büyük batan güneştik. Evvela battığımız için daha evvel doğma ihtimalimiz var.