Hacı bu bağırmaların, çağırmaların sonunun nereye varacağını iyi biliyordu. Sonunun varıp sıcacık, tüten bir tarhana çorbasında biteceğini biliyordu. Herkesin bir derdi olur, değirmencininki de su...
Bu ortama bir başka olumsuz etki de Güzel Sanatlar Akademisinden geldi. Burada mobilya tasarımı yapan bir bölüm vardı. Bu bölümde 1935 lerde ülkeye getirilen Fransız Prof Sue ve Fransız Art Deco etkisi altında çizim işlerinden anlayan bir grup, çok dar anlamda kendilerini iç mimar olarak adlandırdılar. Bu durumda toplum, mimarları kuru birer teknisyen veya bir yapının zaruri teknik meselelerini hiçe sayan, onları sanatkarane buluşlar ararken çiğneyen ‘yaratıcı tasarımcı’ olarak görmeye başladı.
“Mimarlık sanat, sanatsa yaratıcılıktır” sloganı altında yaratıcı mimar efsanesini gündeme getirdiler. Aldığı ilhamla biçimler uydurmak şeklindeki sözde sanatkarlığın modern çağda yeri yokken, mühendislerin içinden yetişen mimarlara yaratıcılık iddiasına girdiler. Bu daha sonra ODTÜ ve diğer mimarlık mekteplerinde oldukça yaygınlaşarak her mimarın kendini yaratıcı addetmesine yol açtı.