Aşk bir dindir ve ona tapmak diğer tüm dinlerden daha pahalıya mal olmalıdır; çabucak gelir geçer ve oradan geçtiğini yakıp yıkmalarla belli eden bir yumurcağa dönüşür. Duygunun heybeti tavan aralarını şiiridir; bu zenginlik olmasa Aşk oralarda ne hale gelir?
Arzu, yalnızca zaferlerin kolaylığından değil, zorluğundan da doğar. İnsanların tüm tutkuları aşk imparatorluğunu bölen bu iki neden birinden kaynaklanır ve beslenir. Belki de bu bölünme, ne denirse densin, topluma hakim olan büyük bir itidal sorunun bir sonucudur. Melankolikler aşk oyunlarının içlerine ihtiyaç duyar, oysa sinirli ve heyecanlı olanlar karşılarındaki direnç uzun sürerse sıvışıp giderler. Diğer bir değişle, ağıt ne kadar ağırkanlıysa lirik şiir de o kadar hırçındır.
Başının üzerinden, kolayca melek sanılabilecek o iblisin, yakut saçan, sarayların cephelerine altın oklar fırlatan, kadınların yüzlerini pembeleştiren, aslında çok sıradan olan tahtları ahmakça bir parıltıyla sarmalayan o alacalı bulacalı şeytanın geçtiğini görmüştü; gözalıcılığı bize bir güç simgesi gibi görünen, o çatırdayan kibir tanrısına kulak vermişti.
Dünya alçak ve kötü. Başımıza bir felakat gelir gelmez, bunu bize söylemek ve yüreğimizi bizi sapına hayran bıraktığı bir hançerle eşelemek için hazır bekleyen bir dost çıkagekir.