Şu anlamsız dünya ruhumu bozmuş; kafam tedirgin, yüreğim doymak bilmiyor; hiçbir şeyle yetinmiyorum; zevke nasıl alıştıysam acıya da öyle alışıyorum, hayatım gittikçe boşalıyor; bir tek çare kaldı benim için: yolculuk etmek.
Atını ilk gördüğümde,' diye devam etti Azamet, 'senin altında dönüp sıçrarken, burnundan solurken, toynaklarının altından kıvılcımlar sıçratırken gördüğümde içim bir tuhaf oldu, o günden beri de her şey anlamsız geliyor bana.
Babamın en iyi atlarına iğrenerek bakıyorum, üstlerinde görünmekten utanıyorum, yüreğimde sürekli bir ağrı var; işte bu ağrıyan yürekle bütün gün bir kayanın tepesinde oturuyorum, gözümün önünde gösterişli yürüyüşü, ok gibi düzgün sırtıyla senin yağız atın var hep; canlı gözleriyle gözlerimin ta içine bakıyor, sanki benimle konuşmak istermiş gibi.' Titreyen bir sesle, 'Atını bana satmazsan ölürüm Kazbiç!' dedi Azamet