sana kadınların tekellerden rakı almasını ayıplayan bir sokağın, eteklerin bacakların arasına toplanıp aseton kokan parmakların şakağa sürüldüğü balkonundan yazacaktım. sana afganistan’ı ve emir’in nasıl da günahı çocukluğuna verilmez bir zalim olduğunu anlatacaktım. gözlerine mil çekilmiş erkek çocuklarının ve onların abilerinin yanında ablalarına nasıl da nasıl da bağırdığını, oysa abileri yokken sarma yapraklarının saplarını koparmaktan aldığı hazzı fısıldayacaktım. sana gömleğimin iki düğmesini açacak, seni bir şarapnel gibi dağılan sakallarının gelincik tarlasına dönüştürdüğü boynumun kırk yıllık urganlarına boncuk diye bağlayacaktım. mavilere de inanmıyorum, çok eskidendi artık çok değiştik biliyorsun. boynum beyaz bir sırça sicim. hiç kırmızı değil ağzım. ve bir bayram sabahı çiçekli bir elbise gibi değil cümlelerim. ben sanki artık, çekilmiş tetik değil, sıkılmış bir kurşun gibiyim.
diğerlerinin yanına koymadan, her
zaman yaptığım gibi saçlarına sürdüm, zamanın güllesiyle
dişsiz kalmış ahşap fili. "bu evdeki her şey sen koksun
istiyorum," dedim. kaşlarını çattın. sevmezsin böyle
sulusepken sözleri. romantik cümlelerin arasına sıkıştırıldığında gerçek duygular, alaycı bir gülümseme
yerleşir dudaklarına. "her duygumuzu bir söze hapsetmemiz
gerekmiyor," dersin, "bu kadar dillenirse içimiz, dışımızın ne
özelliği kalır."