Jose Arcadio’nun o eski içtenliği gitmiş, sırlarını paylaşan, konuşkan biri olmaktan çıkmış, içine kapanık, kaba bir insan olmuştu. Bütün dünyaya karşı acı bir hınç besliyor, herkesten kaçıyordu.
Yememek açlığı anlamlandırıyor. İçimde açlığın hiç gevşemeyen pençesi. Bunun tek makul yanıtı, peşinde olduğum şeyden her zaman geri durmak. Beklentiyi karşılamamak. Ket vurmak. İnkâr etmek. Döngüyü bu kapatıyor. Eğer açsam ve yiyorsam ve hâlâ aç kalıyorsam, açlık öfkeye dönüyor. Ama doyumu reddetmek açlığı anlamlandırıyor; yemiyorum, bu yüzden açım.
Ölüp gittiğimiz zaman, eğer bir gün öleceksek, bizden geriye kalacak olan şey bu. Fosilleşmiş acı. Karbon değil. Tüm acıların çökeleceği bir acı katmanı olacak.
Acı kayacı. Acı damarları. Gözyaşlarından, iç çekmelerden, hıçkırıklardan, inlemelerden, korkunç çığlıklardan oluşan kuvars bağları. Artık yaşayan kimse kalmadığında acı belki gerçek bir değere sahip olacak. Acı piyasasını acı enflasyonu yönlendirecek. Altın avcıları gibi acı avcıları olacak, kederi elekten geçirecekler. Hidrolik acı kırıcılar. Acı santrifüjleri. Acının kabuğunu çatlatıp gizli yapısını açığa çıkarmak ve kaybolan insanlığımızın minik, zar kanatlı soluğunu serbest bırakmak için dev bir acı çarpıştırıcısı inşa edeceğiz. İnsanlık. O sözcük.
Belki de canlıları acılarına ulaşmak için öldürüyoruz. Ya da kendi acımıza.