İnsan ne isterse onu görürdü. Sadece gelecekte değil, geçmişte de. Hakikat tekti, değişmezdi. Şans, kader, kısmet bizim elimizde değildi. Ama yine de her şeye rağmen karar verdiği duyguya muktedirdi insan. Büyük yıkımlardan güçlenerek çıkanlar da, ufacık talihsizliklerde yok olup gidenler de buna örnekti. İnsan evvela ne istediğine karar vermeliydi. Hayat nasılsa geçiyordu. Onu kahrederek mi tüketecekti, zevk ederek mi? Çünkü mutsuz olmaya karar vereni, başına değil talih, ebabil kuşu bile konsa yolundan çeviremezdi.
Ama er ya da geç bitiyordu. Her şey gibi eninde sonunda bu ruh depremi de geçiyordu. Nihayetinde kişi, bu uğursuz maceradan bolca hırpalanmış ama yeni hakikatiyle de yaşamaya ikna olmuş halde çıkıyordu. Yasın bile bir adabı vardı ve kuşkusuz kolay tutulmuyordu.
Yaşlandıkça böyle oluyor. Deneyecek yeni şeyler bulmakta zorlanıyorsun.
"Bilmem ki" diyor iyimserliğini hala kaybetmemiş Omai.
"Hayatımın çopu okyanuslardan birinin kenarında geçti ve aynı dalgayı iki kez görmüş değilim"
Sahip olunan her türlü fiziksel ve zihinsel ayrıcalığın felakete sürükleyen bir yanı vardır; devrik kralların sendeleyen adımlarında izini sürebileceğimiz türden bir felaket. Diğerlerinden farklı olmamak daha iyidir. Çirkinler ve aptallar bu dinyada her şeyin en güzeline sahiptirler.