Cengiz Aytmatov’un Cemilesi, sadece bir aşk hikayesi değil, aynı zamanda özgürlüğün, cesaretin ve geleneklere meydan okumanın romanıdır. Hikâye, Kırgız bozkırlarında, savaşın gölgesinde geçer. Cemile, cephedeki kocasını bekleyen genç ve güçlü bir kadındır. Kayınbiraderi Seyit ve sessiz, gizemli bir adam olan Daniyar’la birlikte köyün işlerini yürütür. Başta Cemile, Daniyar’ı pek önemsemez. Ama onun iç dünyasını keşfettikçe, sesiyle, şarkılarıyla, suskunluğunda sakladığı derinlikle ona çekilir. Bu çekim, zamanla büyük bir aşka dönüşür. Ancak bu aşk, sadece iki insanın birbirine duyduğu sevgiden ibaret değildir; aynı zamanda topluma, geleneklere ve dayatmalara karşı bir başkaldırıdır.
Hikayeyi Cemile’nin kayınbiraderi, genç bir ressam olan Seyit’in gözünden dinleriz. Seyit başta Cemile ve Daniyar’ın yakınlaşmasını anlamlandıramaz ama zamanla, aşkın ne olduğunu, bir insanın kendini bulmasının ne anlama geldiğini fark eder. Onun gözünden anlatılan bu hikaye, okuyucuya aşkın sadece romantik bir duygu olmadığını, aynı zamanda insanın kendi yolunu çizmesiyle ilgili olduğunu hissettirir. Aytmatov’un bozkır betimlemeleri, insan ruhunun derinlikleriyle iç içedir. Cemile’nin cesareti, Daniyar’ın gizemli ruhu ve Seyit’in bu aşkı anlamlandırma çabası, hikayeye bambaşka bir boyut kazandırır. Louis Aragon’un Cemile için “dünyanın en güzel aşk hikayesi” demesi boşa değildir; çünkü bu roman sadece bir aşkı değil, insanın kendini bulmasını, özgürlüğü ve cesareti anlatır.