"Çekçeni çok iyi anlıyorum, gülüşünü de duyuyorum ama mektuplarında sözlerinle gülüşün arasında bocalıyorum, sonra da sadece sözlerini duyuyorum; hem ayrıca benim özüm: korku.
Çarşamba, perşembe mektuplarından sonra beni bir daha görmek ister misin, emin değilim; seninle olan ilişkimi biliyorum( benimsin, seni bir daha göremeyecek olsam bile), korkunun uçsuz bucaksız alanına dahil olmadığı sürece, ama senin benimle olan ilişkini bilmiyorum, o tamamen korkuya ait. Sen de beni tanımıyorsun Milena, bunu bir kez daha söylüyorum.
Bütün bu olanlar benim için akıl almaz, dünyam yıkılıyor, yeniden kuruluyor, bak bakalım nasıl başa çıkacaksın. Yıkılmasından şikâyetim yok, zaten yıkılıyordu; yeniden kurulmasından şikâyetim var, güçsüzlüğümden şikâyetim var, doğmuş olmaktan şikâyetim var, güneş ışığından şikâyetim var."
"Yorgun filan da değilsin, huzursuzsun, bu ayak-kapanlarla dolu dünyada adım atmaya korkuyorsun, o yüzden sürekli iki ayağın birden havada; yorgun değilsin, yalnızca bu müthiş huzursuzluğun arkasından gelecek ve gözünü anlamsızca bir noktaya dikmene neden olacak o müthiş yorgunluktan korkuyorsun."
"Bir de büyük kelimeler kullandığım için insanlar bana gülüyor. Fakat büyük fikirleriniz varsa onları ifade etmek için büyük kelimeler kullanmanız gerekir, öyle değil mi?"