Bunu biliyormuydunuz ?
Dostoyevski, ölümüne dakikalar kala affedildi. Bu olaydan sonra yaşam, onun için bambaşka bir anlam kazandı. Tanrı’ya inancı güçlendi, insan ruhunun derinliklerine inen yazarlığı ise bu travmayla şekillendi.
1850 yılının soğuk bir kış sabahı. Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, elleri bağlı bir şekilde Sankt-Peterburg yakınlarındaki Semenovski Meydanı’na götürülüyordu. Her yer sessizdi. Kar yavaşça yağıyor, askerlerin tüfeklerinin ucunda donuyordu. O gün, Dostoyevski ve “Petrashevskiy Grubu” olarak bilinen düşünür dostları idam edilecekti. Suçları, Çar II. Nikolay’ın baskıcı rejimine karşı çıkmak ve yasaklı fikirler yaymaktı.
Dostoyevski, ölümün soğuk nefesini ensesinde hissediyordu. Meydanda kurulan darağacına doğru yürürken aklında tek bir düşünce vardı: "Bu, hayatımdaki son sabah..."
İdam mangası hazırlandı, askerler dizildi. Komutan yüksek sesle bağırdı:
— Hazırlan!
Dostoyevski gözlerini kapattı. Birkaç saniye içinde her şey bitecekti...
Tam o anda, bir subay meydana koşarak girdi. Elini havaya kaldırıp haykırdı:
— Durun! Çar’ın affı geldi!
Sanki bir tiyatro sahnesi gibiydi. Meğer idam kararı bir oyundan ibaretmiş; bir psikolojik işkence, bir gözdağı...
Dostoyevski ve diğer mahkûmlar, ölümden bir adım önce geri döndüler. Yaşadılar, ama artık eski insanlar değillerdi. Bu olay, Dostoyevski’nin ruhunda derin bir iz bıraktı. Hemen ardından Sibirya’daki ağır çalışma kampına gönderildi.
Yıllar sonra yazacağı “Ölüler Evinden Notlar”, “Suç ve Ceza”, “Budala” gibi eserlerinde, insanın ölümle yüzleştiği anları, inançlarını, korkularını ve iç dünyasını o kadar derin işledi ki, bu “sahte idam”ın gölgesi her satırda hissedilir oldu.
Dostoyevski, bu olaydan sonra bir arkadaşına şöyle yazmıştı:
“Eğer biri bana dese ki, yarın idam edileceksin ama bu