Bu salı günü, İstanbul'un kuşkusuz en dengesiz ayı olan mart, bir başka kimlik krizi daha geçirerek, kendi köklerine dair fikrini bir kez daha değiştirmiş ve aslında kış mevsimine ait olduğunda karar kılmıştı.
Onuncu Madde: Sevdiğin bir arkadaş bulursan, eninde sonunda hepimizin varoluşsal açıdan yalnız olduğunu, sonsuz yalızlığın er ya da geç en beklenmedik arkadaşlıklara bile galebe çalacağını unutacak kadar alışmaya kalkma ona.
Nihayet şafak söktü. Geceyle gündüz arasındaki o tekinsiz eşikten bir adım öteye geçilmişti. Hâlâ rüyalara sığınılabilecek kadar erken, ama yeni bir rüyaya başlanamayacak kadar geçti şimdi.
"Zaman..." diye iç geçirdi biri ama gerisi gelmedi. Genel itibariyle masadakiler için kof bir kelimeden ibaretti zaman.
Dindarların zaman anlayışından bihaberdiler, ne İslam ne de başka bir dinle ilgilendiklerinden. Bergsoncu zaman fazla ürkütücüydü, Tanpınarcı zaman ciddi ciddi özeleştiri beklediğinden ağır geliyordu; kapitalist zaman anlayışı ise umurlarında bile değildi. Varsa yoksa "mekân"dı.
Ne Kafe Kundera'dan ne de bu gruptan teyzelerine bahsetmişti Asya. Evdekiler bilseler böyle mekânlarda bu tiplerle takıldığını kızılca kıyamet koparırlardı. En çok da yaş meselesinden rahatsız olurlardı. Grup üyeleri ekseriya Asya'nın annesi babası olacak yaştaydı. Ancak tam da bu yaş farkıydı Asya'yı cezbeden. Onlara baktıkça hayatta "ilerleme" diye bir şey olmadığını anlıyordu. Ellisindeki insanlar bu kadar kusurlu, böylesine çocuksa, on sekizinde büyümek için çabalamaya gerek kalmıyordu. Demek ki bazı şeyler değişmiyordu hayatta:
Suratsız bir ergensen, suratsız bir yetışkın, suratsız bir orta yaşlı, suratsız bir ihtiyar ve suratsız bir ölü oluyordun. Şablon kalıcıydı. Belki kulağa az biraz karamsar geliyordu, ama en azından insanın beyhude yere mükemmellik aramaması gerektiğini gösteriyordu. Yaşadıkça düzelmiyordu hayat, tıpkı yaşanmakla büyümediği gibi kişinin. Bu da bir teselliydi sonuçta.
Zamanla hiçbir şey değişmeyeceğine ve bu kusurluluk hali baki olduğuna göre Asya da aynen olduğu gibi kalabilirdi.
Olanca kusurluluğuyla...