Ama bu gece başka…İçimden çıkmak gelmiyor.Dolunay yükseldikçe bana bir haller oluyor.Gönlümün medcezirleri coşuyor, kaçtığım bir yerlere doğru çekiliyorum.Şen meşrep bir midye gibi yosunlarla denize bağlanıyorum.İçimde fasılasız bir ses kısık ateşte fokurduyor,kal burda,kal burda,kal burda,diye üsteliyor.Denizin yüzeyinde gümüşten bir yol çizmiş, pırıl pırıl parlayan dolunaya hayranlıkla bakıyorum.
Kafe Louvre birkaç adım ötemde. Gelmişken bir dilim pasta yemeden olmaz diye düşünüyorum. Belki de Proust’un Madeleine’lerinin uçup gitmiş bir zamanın ruhunu canlandırması gibi, Louvre’un çikolatalı pastalarının da beni eski günlere döndürebileceğini, yeniden o genç kadına dönüştüreceğini umuyorum.
Haber vermeden giderek, onu ardımda oklarını ancak kendine batırabilen yufka yürekli bir kirpi gibi şaşkın ve çaresiz bıraktığımda ne yapmıştı acaba? Çok acı çekmiş miydi, sancısı ne zaman dinmişti, dinmiş miydi? Zamanla öfkesinden özlem devşirmiş miydi? İnsanın kendine ve sevdiklerinde açtığı yaralar ne zaman iyileşir? İyileşir mi?
“Hafıza şeytanın ta kendisidir “ demişti.”Hatırlayarak ölüyü diriltenileceği gibi,unutarak diriyi öldürebilir insan.Ağılı bir kudret bu, korkunç bir beceri.”