Artık ona kızgın da değildim; ondan, bir düşmandan nefret eder gibi her şeyimle nefret etmiyordum. Biliyor musun, iki insan arasında, birbirine kızgın olmanın da bir değerinin kalmadığı anlar oluyor. Ve bu, çok hazin bir an.
İnançlı insanlar ölümden müthiş korkar, dinlerin vaat ettiği her şeye sımsıkı tutunurlar, çünkü ölümden sonra hayat ve ödeşme olduğuna inanırlar. Öte yandan sanatçımsı adamın korkusu yoktu. Eğer Tanrı varsa, insana sonsuz hayat verecek kadar zalim olamayacağını söylerdi.
İşte böyleydiler. Ve uzak geleceğe bakıp uzun vadeli hesaplar yaptıkları için de asla huzurlu olamıyorlardı. Sadece anı yaşayan huzurlu olur. Tıpkı sadece Tanrı'ya inanmayan ateistin ölümden korkmaması gibi.
Mesela biri ölür ve sen bunu anlayamazsın. Gomülür, hala bir şey hissetmezsin. Toplum içinde yas tutar, ağırbaşlı bir ciddiyetle önüne bakarsın ama evde esner, burnunu kaşır, kitap okursun; aklına ölmüş olan ve yasını tuttuğun kişiden başka her şey gelir. Dışarıya karşı belli bir duruş sergilersin, ciddi ve vakursundur ama içten içe hayretle hiçbir şey hissetmediğini, olsa olsa suçluluk duygusuyla karışık bir memnuniyet ve rahatlama duyduğunu fark edersin. Ve kayıtsızlık, derin bir kayıtsızlık. Bu bir müddet böyle sürer; günlerce, hatta aylarca.