Artık birbirimize söyleyecek sözümüz kalmamıştı. Ölünceye kadar göremiyeceğim bu yüzü bir dakika daha fazla seyretmek için bir bahane bulmak, bir şeyler söylemek istiyordum.
Gözlerimi çehresinden ayırmıyordum. Bu kadar ısrarla bakmak doğru değildi; Nâzan'ın dikkatini celbedebilirdi. Fakat biraz sonra bu yüzü, bu gözleri kaybedecektim. Belki bir daha onu görmek yoktu.
Jülide'nin(9 yasindaki yeğeni) çelimsiz vücudunu kollarımın üstünde havaya kaldırır, duvarın üzerinden Nâzan'a teslim ederdim. - Bir akşam Nâzan, yine Jülide'yi kollarımdan alırken :
— Küçüğü çok fena alıştırdınız Nazmi Bey, dedi. Zannederim izniniz bitmiş, bir hafta sonra Fransa'ya gidiyormuşsunuz... Jülide, bu akşam gezintilerini çok arayacak.
Bunu, akşam gezintilerini arıyacaklarm sade Jülide' den ibaret olmadığını gayet iyi anlatan bir tavırla söylemişti.
Açık konuşma zamanının artık geldiğine kani idim. Nâzan ile evlenmek istiyordum.
— Jülide beni unutmayacağına söz verirse ilkbaharda mutlaka gelir, onu alıp Paris'e götürürüm. Söz mü Jülide? dedim.
Ben, heyecanla gülüyordum. Nasıl bir komedyaya alet olduğunu farkedemeyen zavallı Jülide — o daima güneşe bakarak hafifçe titriyor hissini veren açık yeşil gözleriyle — hayran hayran yüzüme bakıyordu.
— Haydi, Jülide, cevap versene...
Nâzan'ın esmer yüzünde gizli bir pembelik dalgalanıyordu. Çocuğun şaşkın sükûnundan istifade etti. Başını onun yüzüne eğerek:
— Nazmi Bey cevap bekliyor Jülide, dedi, haydi ona: «Bahara mutlaka geliniz. Sizi sabırsızlıkla bekliyeceğim!» de.
Duvarın yanından ayrıldığım zaman atımı kısa hamlelerle öyle sıçratışlarım, oynatışlarım vardı ki, kalbimin ne çılgın bir sevinç içinde çırpındığını mutlaka Nâzan'a bir lisandan daha açık ve iyi anlatmıştır.