• Erken dönem sürrealist sanatçılar kadının 19. yüzyılda yaygın olan idealize edilmiş, mesafeli, erotik tasvirlerinden haberdardırlar ve bu öznel bakışın sınırlarını ileriye doğru zorlayarak modellerini kolsuz, göğüssüz, hatta başsız olarak yeniden tasarlamışlardır. Dişi formunun bu şekilde indirgenmesi cinsellik anlayışını altüst etmeye olduğu kadar, izleyicinin bakışı altındaki konuyu iyice uzaklaştırmaya da yöneliktir.
  • Bir tablonun başlangıç aşamasını şöyle tarif etmişti : "Belirli bir şeyi resmedeceğim diye yola çıkmaktan ziyade, sadece resim yapmaya başlarım. Yaptıkça, resim fırçanın altında kendi hakkını aramaya başlar. Çalışmaya devam ettikçe, form bir kadını göstermeye başlar veya bir kuşa dönüşür.. İlk aşama serbest ve bilinç dışıdır.
  • ROMANTİKLER, BOHEMLER, AVANGARDLAR
    “Hayatla kavuşması sayesinde nihayet sanat, tanrı katından insan katına döner. Yaratmak artık bireyin -öznenin- iradesindedir. Dolayısıyla sanat, özgür bireyin imgeleminin, mizacının, duygularının temsili olmalıdır. ‘Eski’ silinmeli, ‘yeni’ hükmetmelidir. Kilisenin, sarayın himayesindeki klasik estetik ve bu estetiği dayatan akademinin otoritesi son bulmalı, miras bıraktıkları kanon ve normlar yıkılmalıdır. Yeni, başka bir otoriteye gerek yoktur; bu nedenle de modern devlet, millet gibi oluşumlar sanatı bağlamaz. George Sand’in özdeyişiyle, “sanatçının ülkesi, büyük Bohemya dediğimiz bütün dünyadır.”


    Romantizmi, Rönesans zamanından beri egemen olan geleneğin karşısına diken ‘romantik devrim’ bu söylemden kaynaklanır. ‘Romantik devrim’ pek çok tarihçiye göre sanatın tarihinin en köklü kırılmasına işaret eder. Bu kırılma, sonradan modernizmle kronikleşecek yeni kırılmaların, zıtlıkların, hamlelerin yolunu gösterir. Özellikle sanat ile hayat arasında yeni bileşimlerin peşine düşen sürrealistler gibi avangardlara da bohem isyankârlığını hatırlatır.


    Romantizm, sanatın durağan tarihinin önündeki engelleri devirerek zamanın akmasını -historisizmin işlemesini sağlar. Modernizm ve avangardın evveliyatıyla uğraşanların romantizme dönüp durmaları bu nedenledir. “Romantizm ile modem sanatın bir ve aynı şey” olduğunu daha 1846’da Baudelaire ilan eder. Modern onun geleceğe ilişkin estetiğine bohem kılıklarda eklemlenir. Canisiyle, edibiyle onun şiirindeki Bohemya bir sahnedir; sanatın, İlahî iradenin kudretinden, bireyin, toplumun, kentin kalbine doğru özerkleştiği sahne. Ama o, sanatın bireyden ve toplumdan da özerkleşmesini ister. Burada ‘dandy’ boy gösterir. “
  • Tabiat ahlakı kovuyor. Nerde bir ahlak türemişse, orada tabiatla ahlak çatışma halinde. Sanatı doğuran mutlaka bu çatışmadır demiyoruz. Ama sanatı besleyen hep bu çatışmadır diyoruz. Tabiat sanatla kurulu düzene karşı başkaldırıyor. İtiyor onu. Hafife alıyor. Bozuyor. Ağuluyor. Sanatlar içinde bu özelliği en çok taşıyan da şiir sanatıdır. O kadar ki bu konuda birçok sanatların genel meselelerini şiir üstünde tartışmak yersiz olmaz: Çünkü Novalis’in bir sözünü uygulayarak diyelim: Her sanat şiire dayanır, hatta şiir bile…
    “Şiir alışkanlıklara karşı bir yaylım ateştir.” Bu yaylım ateş şiirin konusunda olduğu kadar diyalektiğindedir. Hatta daha çok diyalektiğindedir. Ama ahlaka karşı koyuş şiirin amacı değil. Belki fonksiyonu. Bu iki kavramı birbirine karıştırmamak gerekir. Şiirin çıkış noktasında yapıcılık da yıkıcılık da yoktur. Bir noktadan sonra ise sadece yıkıcılık niteliği kendini gösteriyor.
    Kurulu düzene aykırılık estetik içinde daha çok, güzel-çirkin, iyi-kötü kavgası şeklinde kendini sunmuştur. Güzeli yakaladıkları yerde kendilerini gerçeğin yükseltilerinde sanan düşünürler artık pek yok. Onlar neredeyse güzeli gerçeğe, gerçeği güzele indirgiyorlardı. Hatta kimileri eşyanın özüne ilk basamağın güzel olduğunu ileri sürecek kadar aşırıydılar. Ama böyleleri pek yok şimdilerde. Baudelaire’i düşünelim. Baudelaire 1867 yılında öldüğü zaman estetikte yepyeni bir çağ başlamıştır. Baudelaire eskiyi kapamış, yeniyi açmıştır. Daha doğrusu şiir Baudelaire’in serüveninde kendi ipuçlarını bulmuştur. Bazı ipuçları. Onun ölümünden bir yıl sonra Lautréamont’un Chants de Maldoror’u yayımlandı. O günden bugüne şairler bin yıllık güzelin yerine çirkini oturttular. Mısralarda iyi, kötüye yenildi. Tanrının tası tarağı toplayıp göklere çekilmesi, insandaki şeytanın zaferden zafere koşması bu tarihten sonra ortaya çıkan gerçeklerdendir. İnsandaki öz, şiirle, evren içinde kendini deniyor. Kendi kurduğu tanrıların kendine aykırı sonuçlarını yeriyor. Çünkü Tanrı bir sonradan biçimdir. İnsansa önceden bir öz.
    Bugün şiirin bir ucu toplumsal planda insan haklarını kolluyor. Bu şiirin çekirdeğinde ahlaki bir kaygı bulunduğundan değil, belki kurulu düzene aykırılık niteliği ağır bastığından oluyor. Çünkü insan haklarındaki ilkeler daha yürürlükte değil. Çünkü o ilkeler kurulu düzenle daha çatışma halinde. Ama onların bir gün toplumlarda geniş olarak uygulandığını, kurulu düzen içinde kaynaşarak ayrılmaz birer parça olduğunu düşünelim, o zaman şiir kollamayacak artık onları. Karşı çıkacak belki onlara. İşte bu noktada gerçekçiler gerçekçisi Jhering’in hukuki mesajı ile akılcılar akılcısı Kant’ın felsefi mesajı birleşiyor galiba. Jhering hukukun oluşmasını toplumda hâkim bir grubun isteklerine uygun olarak tespit eder. Kant ise en geniş anlamda ahlakı tabiatın mutlaka kovacağını söyler. Biri toplumsal hayat bakımından, öbürü felsefi davranış açısından yapılmış bu iki tespit iki gerçeği aydınlığa çıkarıyor. Biri şu: Hiçbir zaman bir toplumdaki ahlak ve hukuk düzeninin, kişioğlunun tabiatına tam uygun olduğu görülemez. Daha uygun olabilir belki, ama tam uygun olduğu görülemez. Öteki de şu: Kişioğlunun tabiatına iyice bitişik bir yönü olan şiir o ahlakla, o hukukla sürekli çatışma durumundadır. Geniş anlamda ahlak hukuku da içine aldığından sadece ahlak diyelim, ahlak tabiata nice aykırı olursa lafını ettiğimiz çatışma onca sert olacaktır.
    Baudelaire bir şeye zıttı. Rimbaud ise hiçbir şeyle bağlantılı değildi. Sürrealistler çıkışlarını Rimbaud’yu kök alan bir “révolution” kavramına şartlamışlardı. Dünyanın değiştirilmesi planında Karl Marx’ı, hayatın değiştirilmesi planında Arthur Rimbaud’yu izliyorlardı.
    Bugün şiir çağdaş şairlerde yeni alanlar, yeni açılar yaratırten belirli bir yönde gelişiyor: Başkaldırma yönünde… Günümüz insanının, uygarlığın bugünkü sıkışık biçimlerinde, çıkmaz sokaklarında, labirentlerinde ilerlerken gösterdiği davranışlara uygun düşüyor bu. Bu biçimler, bu sokaklar, bu labirentler uygarlığın kendisiyse, şiir barbarlığın ta kendisi oluyor. Onun için ahlakı kovuyor.
    Şiir bütün çağlarda onun için var.
  • ŞİİR ADAMI RAHATSIZ ETMELİ
    Andre Gide günlüğünde sanat baskıdan doğar, der. Ben, günümüz şiiri için daha da ileri giderek şiir ayni zamanda kendine birtakım baskılar arar diyorum. Soruyu ister estetik planda, ister öbür planlarda ele alalım, bu böyle.

    Çağdaş şiir hep alışkanlıklara, yerleşmiş simetrilere, edinilmiş rahatlıklara karşı olmuştur. N’olursa olsun yenilenmek, en büyük kaygısı bu onun. Bunun için de sık sık çıkış yapması, huyunu suyunu değiştirmeye kalkması, yerleşmiş simetrileri yıkması az rastlanan haller değil.
    Bugün böyle bir yerleşmiş düşünce ve duyarlık simetrisi var mı şiirimizde. Nedense var. Onun için kendini yenilemeye, tazelemeye bak diyeceksiniz. Zaten yeni değil mi şiirimiz. Bunu diyeceksiniz. Orasını Bay Sabahattin Kudret Aksal söylesin size. Bakın Bay Aksal Çağrı dergisinin 4. sayısında şiirde düşünmeyi nasıl anlıyor: “Şiirimiz duygulanıyorsa da pek o kadar düşünemiyor diyoruz. Ne demek şiirin düşünmesi? Karşılığı çok açık bence. Düşünmek ne demekse şiirin düşünmesi de o. Sadece buna şiirin ereğini, şiir tadı dediğimiz şeyi ekleyeceğiz…” Bunu diyor Bay Aksal. Aynı zamanda kendi kuşağının şiir anlayışına, şiiri ele alışma da ışık tuttuğu için bu sözler anılmaya değer. Ama Bay Aksal yukardaki sözleriyle Breton’un, Michaux’nun, Eluard’ıri, Dağlarca’nın şiirini zor açıklar sanıyorum. Resim üstüne yazsaydı Picasso’nun, Chagall’ın resmini hiç açıklayamayacağı gibi…

    Şiirde yalnız düşüncenin geçer akça olduğunu söyledikten sonra hemen bunun o gibi bir düşünce olduğunu eklemek çok eksik bir görüş. Biz düşünürken düzyazıdaki gibi düşünürüz galiba. Ya da, daha iyisi, biz nasıl düşünüyorsak düzyazı öyledir. Orhan Veli ve arkadaşlarının şiiri ele alışlarında, kuruşlarında, geliştirişlerinde, şiire karşı davranışları düzyazıya karşı olan davranışlarından pek ayrı değil. Düşünceyse düşünceyi, duyguysa duyguyu, oyunsa oyunu şiirin kendine özgü (specific) çerçevesinden geçirmeyi ihmal eder ya da sürüncemede bırakır olmuşlardır o şairler. Devrim aşırılıkları ve kaygılarının haklı da gösterebileceği bu soru şimdilerde genç şairlerce ele alınmış bulunuyor. Şiiri en güzel yerleriyle tanımaya başlıyoruz. Çok güzel.

    Düzyazı düşüncesi de, işleyiş tutumu da gerekircidir (deterministe). Belli ve ortaklaşa birkaç merkez çevresinde simetrik yapılar kurmaya elverişlidir. Oysaki çağdaş şiirin en etkin örneklerinde, çağdaş şiirin yalnız şiir olan örneklerinde öyle bir gerekircilik ya da simetriye rastlamadığımız gibi, bazı bazı karşıt bir durum da gözlemlemekteyiz. Çünkü şiir düzyazıdan çok başka bir şeydir. Elbet düşünmesi de, düşünme biçimleri de başka olabilecektir. Düzyazıda düşünce anonimdir. Usumuzun birkaçı geçmeyen ilkelerine uygun bir düşünce geleneği vardır ki her yazar onunla iş görmek durumunda, hatta zorundadır. Oysa şiirde genel olarak düşünce hem kişiseldir, hem de öyle pek belli kurallarla bağlı sayılmaz. Bu daha çok yeni şiirde böyle. Şair düşünceye kelimeden gider. Düzyazı yazarıysa kelimeyi düşünceyle bulur. Arada ince ama önemli bir ayrım yok mu? Var. Şu: şiirde düşüncenin imkânları daha oynak ve elastiki oluyor. Hatta çok kere şiirde düşünmekle düzyazıda düşünmek aynı şey olmuyor. Bay Aksal gibi kuşağındaki öbür şairler de şiiri sadece küçük bir parçasıyla anladıklarından, çok yönlü bir şiir kuramadıklarından dildeki tıkanıklığı, bunalımı çabuklaştırdılar. Sürrealistler kavgaları sırasında bu gerçeği çok güzel anlatmışlardı. Kelimeler düşünceyi aşar demişlerdi. Biz şiirde kelimenin düşünceyi kimi zaman aşabileceğini söyleyerek ortalama bir yol tutalım. Ne diyoruz, şiir düşüncesi düzyazı düşüncesinden ayrı bir anlam taşımaktadır. Oynaktır, delidir, son derece değişkendir. Bildiğimiz düşünceyi takmaz çoğu zaman. Ne var ki belli bir şiir döneminde yaşıyan şairlerin birbirini etkilemelerinden olsun, dil imkânlarının aynı yönde kullanılışında olsun şiirin o oynak, o deli, o değişken düşünce biçimlerinde de bir klişeleşme, bir gelenekçilik, kolaylaşmış simetrilere dayanan bir rahatlık başgösteriyor. Artık şiirin elini avucunuza aldığınızda size heyecan vermiyor. Ne yapsanız kılını kıpırdatmıyor. Sizi düşünce ve duyarlık rahatınızdan alıp bir yerlere götürmüyor. Fikir ve duygu kafiyeleri, vezinleri titremiş oluyor. Dilde de bir tıkanma.

    Şairler ne yapın biliyor musunuz, o şiiri değiştirin.

    Cemal Süreya
    Pazar Postası, 9 Ocak 1958